Ne işleri var, ne okulları, ne de umutları
HAYRİ KOZANOĞLU HAYRİ KOZANOĞLU
Türkiye’de 15-29 yaş arasındaki gençlerden ‘ne bir işe sahip olan ne de okuyanların’ oranı yüzde 29,8. Tam 5 milyon 339 bin genç bu kategoride bulunuyor


AKP rejiminin ekonomi kurmaylarına bakarsanız, Avrupa, özellikle Avro Bölgesi bir türlü krizden başını kurtaramayan, işsizlik sorununa çözüm üretemeyen başarısız bir örnek. Tamamen haksız sayılmazlar. Ne var ki ekonominin nabzı sayılan en kritik göstergeye, işsizlik oranına göz attığınızda Türkiye’nin durumunun daha berbat olduğunu fark edeceksiniz.

Son rakamlar, işsizliğin Avro Bölgesi’nde yüzde 10,1 iken, bizde yüzde 10,7’ye tırmandığına işaret ediyor. Üstelik gidişat Avro Bölgesi’nde kaplumbağa hızıyla da olsa toparlanma yönünde iken, Türkiye’de hızlı bir istihdam daralması söz konusu. Daha hassas bir göstergeye, çalışabilir yaştaki nüfusun bir işe sahip olanlarını gösteren istihdam oranına göz atınca, durumun daha da vahim olduğu ortaya çıkıyor. Türkiye’de 15 yaş üstü her 100 kişinin sadece 47’sinin bir işi varken, bu oran Avro Bölgesi’nde yüzde 60,2.

Bu yazıda özellikle, TÜİK iş gücü istatistiklerinde yeni yer bulan önemli göstergeye odaklanmak istiyoruz. 15-29 yaş arasında, yani genç kategorisinde yer alanlardan, “ne bir işe sahip olan, ne de okuyanların” oranı yüzde 29,8. Uluslararası istatistiklerde bu oran NEET diye kısaltılıyor. OECD üyelerinin NEET ortalaması yüzde 14,5, diğer bir ifadeyle Türkiye’nin yarısı civarında. Ülkemizde tam 5 milyon 339 bin genç bu kategoride bulunuyor.

OECD’ye göre, bir istihdam olanağı bulunmayanların, eğitim ve mesleki yetiştirme süreçlerinin de dışında kalanların emek piyasasından sürekli dışlanma tehlikesi var. En düşük becerili, özellikle lise eğitimini bile tamamlayamamış NEET’ler için bu risk daha da fazla. Bu gençlerin ebeveynleri de işsizse ciddi bir yoksulluk tehlikesi baş gösteriyor.

Kadınların durumu daha da vahim
Türkiye’de her 5 gençten biri düşük beceri potansiyeline sahipken, OECD ortalaması 20 gençten birinin bu konumda olduğuna işaret ediyor. Toplumsal cinsiyet açığı ise yüzde 41,9 düzeyinde seyrederek, Türkiye’yi OECD ülkeleri arasında en vahim konumdaki ülke konumuna getiriyor. Bu oran 15-64 yaş arasındaki iş gücüne katılan erkeklerden (yüzde 78,7), iş gücüne katılan kadınların (yüzde 36,8) çıkarılmasıyla bulunuyor. Bu tedirgin edici gösterge, NEET istatistiklerine de fazlasıyla yansıyor; 15-29 yaş arası, TİSK’in “boşluktaki gençler” diye nitelediği kategorideki erkeklerin oranı yüzde 16,7 iken, kadınlarda 2,5 kata ulaşan yüzde 43’lük bir düzey söz konusu.

Kadınların çalıştıkları işler de daha düşük nitelikte. Erkeklerin yüzde 29’u kayıt dışında istihdam edilirken, kadınlarda bu oran yüzde 48’e yükseliyor. Okuma-yazma oranlarında Türkiye, OECD üyeleri arasından bir tek Şili’yi geride bırakırken, becerinin üretim sürecinde kullanımında Şili’nin de gerisine düşüyor.

ABD’de gerçekleştirilen Sosyal Bilimler Araştırma Konseyi’nin (Social Science Research Council) bir araştırması, toplumla bağları kopan gençlerin çoğunlukla ana akımdan tecrit edilen topluluklardan geldiğini göstermiş. Bunun da altı nedeni olduğunu saptamış: Geçmişten miras alınan kopukluk; sağlık, eğitim ve geliri içeren insani gelişmenin yetersizliği; yüksek yoksulluk oranı; yüksek ebeveyn işsizlik oranı; ebeveynlerin eğitim düzeyinin geriliği ve yüksek düzeyde ırk ayırımı.
Gençlere yönelik eğitim ve istihdam manzarasının, istatistiklere böyle ürkütücü biçimde yansıması, Türkiye’de de bu konuda kapsamlı araştırmalar yapılmasını zorunlu kılıyor.

Liyakati takan kim!
Bu yazıyı okuyanların, “Türkiye’nin vaziyeti sırf kuru istatistiklerle yorumlanamayacak kadar vahim!” dediklerini duyar gibiyim. Gerçekten de eğitim giderek İslamileştirilirken, evrensel bilim “Haçlı düşünce sistematiği” diye karalanırken, “çocuk okula gitse ne fayda! “ diye düşünmek de mümkün…

Eğitimin kişiye bilgi, beceri kazandırması, düşünme ufkunu genişletmesi beklenir. Böylelikle istihdamın liyakat temelinde belirlenmesinin koşulları oluşur. Diğer bir ifadeyle o pozisyona layık bulunanın, işin ehli olanın önünde istihdam kapısı açılır. Türkiye’nin geçmişte de, liyakat mekanizmalarının mükemmel işlediği bir ülke sayılamayacağını biliyoruz. Hep “dayısı” bulunanın, “hamili kart yakınımdır…” referansına erişenin bir adım öne çıktığı bir kültürel ortamdan geliyoruz.

Gelgelelim liyakatin bu ölçüde ayaklar altına alındığı, tüm devlet kadrolarının hilafsız yandaşlık temelinde, cemaat/tarikat kontenjanları çerçevesinde paylaştırıldığı bir devir de yaşamadık. Çocuklarının eğitimi için tüm fedakârlıklara katlanan ailelerin, özellikle kentli profesyonel kesimlerin gelecek umutları karardı. İmkânı bulunanlar kapağı yurtdışına atmanın yollarını aramaya başladı. Bir an için “eşitlik, adalet” kaygılarını bir yana bıraksak dahi, liyakat mekanizmalarının yerle bir edildiği bir burjuva devletinin de ayakta kalamayacağını hatırlamak gerekiyor. Ne yazık ki Türkiye, dine dayalı eğitim nedeniyle analitik düşünen bireyler yetiştiremeyen yeni bir Suudi Arabistan olma yönünde ilerliyor. Suudlar gibi petrol zenginliği de bulunmadığı için, yetişmiş iş gücü açığını yabancılarla kapatma imkânı da yok.

Asıl sorun fırsat eşitsizliği
Liyakat demişken, burada bir parantez açmakta yarar var. Elbette bir pozisyon için, sınıfsal, mezhepsel, etnik arka planına bakmaksızın en yetenekli, en çalışkan insanların tercih edilmesi gerekir. Liyakatin en temel belirleyeni ise eğitimdir. Ne var ki, bir toplumdaki eşitsizlikleri yeniden üreten, nesiller boyunca meşrulaştıran mekanizma da yine eğitim sistemidir. Bu nedenle sınıfsal uçurumlara, fırsat eşitsizliklerine parmak basmayan soyut bir liyakat savunusunun da eksik kalacağını unutmayalım. Bu noktada; Fethullah Cemaati, laik eğitimin dayatılmasına, gençlere zorla Kemalizm şırınga edilmesine tepki olarak ortaya çıktı, dini bütün gençler yetiştirme iddiasıyla gelişti, güçlendi demagojisini mahkum etmek gerekiyor.

Başta Fethullah, tüm cemaat ve tarikatler, 80 sonrasında uygulanan neoliberal politikalar kamu eğitimini piyasa mekanizmalarına terk ettiği; devletin burs ve kredi ödenekleri, yurt olanakları daraltıldığı için gelişme fırsatı buldular. 12 Eylül rejiminin Türk-İslam sentezi zihniyeti de bu yapılara meşruiyet kazandırdı. Ama Cemaat asıl, yoksul ve yetenekli çocukları devşirerek, onlara kamunun veremediği fırsatları sunarak palazlanma olanağı buldu. Tüm eksikliklerine karşın, örneğin benim üniversitede okuduğum 70’lerde bir genç sırf Kredi Yurtlar Kurumu kredisiyle idame-i hayat edebilirdi. Solun, devrimci hareketin bu iklimde yükseldiği, büyük şehre gelen gençlerin cemaat-tarikat kanatları altına sığınmak zorunda kalmadan, toplumsal mücadelelerin öznesi olduğu da unutulmamalıdır.

Şimdi ise, “Batının ilmini ve fennini alalım, kültürünü almayalım” söyleminin bile gerisine düşen, Cübbeli Ahmet Hoca’nın bilim düşmanı iptidai zihniyetine itibar eden bir kültürel iklimdeyiz.

Bize düşen ise; her ahval ve şerait içerisinde, “şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar ülkesi olmayalım” sözüne sahip çıkarak, laikliği tekrar kazanma mücadelesine destek vermek. En azından bir sonraki KHK’ye kadar…