Ne Muhammed Ali ne Joe Frazer ne de George Foreman: İlk siyah dünya boks şampiyonu oydu
MUSTAFA K. ERDEMOL MUSTAFA K. ERDEMOL
109 yıl önce bugün John Arthur Johnson beyaz rakibini yenerek ilk siyah dünya boks şampiyonu olmuştu. Boksta kazandığı zaferleri, yazar Jack London’u bile rahatsız etmişti

Ünlü film yönetmeni Ken Burns ondan “yaşadığı dönemde 13 yıl boyunca yeryüzündeki en meşhur Afroamerikan oydu” diye söz ediyor. Bugün adını pek anımsayan yok. Oysa ABD’de siyahların spor olarak boksa yönelmelerinin nedenleri arasında onun büyük etkisi olduğunu söylerler. Milyonlarca genç siyah Amerikalı, başta boks olmak üzere sporda elde edilen başarılarla Amerikan toplumunda tutunulabileceğine John Arthur Johnson sayesinde inandılar.

26 Aralık, şimdi hatırlayanı kalmasa da siyahlar için çok ama çok tarihi bir gün aslında. Çünkü bundan tam 109 yıl önce, 26 Aralık 1908’de siyah boksör John Arthur Johnson (1878- 1946), Avustralya’nın Sydney kentinde beyaz rakibi Tommy Burns’ü yenerek dünyanın ilk siyah Ağır Sıklet Boks Şampiyonu olmuştu.

Köleliğin etkisinin hala sürdüğü, siyahların ağır baskı altında yaşadıkları bir dönemde, kendilerini ifade edecek her tür olanaktan yoksun siyahlar için bu inanılmaz bir zafer elbette. Bu tabii ki kolay elde edilmiş bir başarı değil. Ödenmiş ağır bedeller var. Johnson, zaferiyle hem “güçlü beyaz” efsanesini yıkmış, hem de beyazlar tarafından siyahlara konmuş birçok yasağı delip geçmişti.

Muhteşem bir boks kariyeri var, önce ondan söz edelim. 1897’de başlayıp 1928’de sona eren bir kariyer bu. 80’ini kazandığı 114 maça çıktı. Kazandığı maçların 45’ini ise nakavtla aldı. Dünya Şampiyonu unvanını 1915’te Küba’da Jess Willard’a yenilerek kaybetti.

Fakirlik birleştirdi
Eski bir köle ailenin dokuz çocuğunun en büyüğü idi Johnson. Babasına hayrandı, “gördüğüm en muhteşem fiziki türdü” diyor babası için. Teksas eyaletindeki Galveston’da doğdu, ilk gençliği burada geçti. ABD’nin Güney’i iç savaş sırasında köleliği savunan bölgeydi. Johnson’un doğduğu Galveston da Güney’de olmasına rağmen burada ırk ayrımı görülmezdi pek. Çünkü kasabanın halkı, siyahıyla beyazıyla çok yoksuldu, kasabanın gündeminde ırkçılıktan çok ekmek kavgası vardı. O nedenle Johnson beyazlardan kötü muamele görmediğini söylerdi. Anılarında “Onlar arkadaşım, dostumdu, onlarla berber yer, oynar, hatta evlerinde yatardım. Anneleri bana kurabiye verir, yemek masalarına beni de kabul ederlerdi” diye anlatıyor o günleri.
Çocukluk günleri boyunca kırılgan bir çocuktu, kavgacı değildi. 12 yaşına kadar iki kızkardeşinin koruması altında büyümesinin etkisi vardır bunda belki. Başladığı okulu bitirmedi. Kısa bir süre limanlarda çalıştı. Sonra Dallas’a gitti, Walter Lewis adlı bir araba boyacısının yanında iş buldu. Yaşamını değiştiren buluşma budur zaten. Lewis tam anlamıyla bir boks tutkunuydu. Onunla beraber Johnson da boksa ilgi duydu. Nasıl yumruk atacağını, nasıl güçleneceğini ondan öğrendi. İleride Lewis’e kendisini boksu sevdirdiği için teşekkür de edecektir.

Daha sonra gittiği Manhattan’da, Alman asıllı boksör Herman Berneau’nun sahibi olduğu jimnastik salonunda kapıcı olarak çalışmaya başladı. Herman yeteneğini fark ettiği Johnson’a boks tekniği öğretmeye başladı. Johnson’un boks otoritelerince “eşsiz” olarak nitelenen tekniği yavaş yavaş bu salonda gelişmeye başlayacaktır.

Zamanla gösteri amaçlı olanlar da dahil birçok kez ringe çıktı, rakiplerini yendikçe para da kazandı. Ama ırk ayrımcılığı yüzünden adını ancak Burns’le yaptığı maçla duyurabildi. ABD genelinde siyahlara ağır baskıların, yaşamın her alanında engellemelerin yapıldığı bir dönemde ringde parlamasına nasıl izin verildi peki?

Yanıtı basit. O zaman da bugün olduğu gibi boks bahis piyasasının en iyi iş yapan spor dalı. Bir siyah da iyi para getiren bir “malzeme”. Yükselmesine izin verilmesi “bahis piyasasısın” doğası gereği. Dünya Şampiyonu olduğunda işler tabii ki kolay olmadı yine de. Çünkü Johnson siyahlara yasak olan ne varsa yaptı. Tam üç kez beyaz kadınlarla evlilik yaptı. Bu evlilikler sadece beyazların değil, siyahların da tepkisini çekti. Bir keresinde 1912’de uydurma bir gerekçeyle tutuklandı. Evleneceği kadını, evlenmeden önce yaşadığı eyalet dışına çıkardığı gerekçesiyle yargılanıp bir yıla mahkûm edildi. Hapiste yaptmamak için Kanada’ya oradan da Paris’e kaçtı. Boks yaşamını ABD dışında da sürdürdü, maçlar yaptı, unvanını korudu.

Havana’da unvanını yitirdiği maçta 26’ncı raundda nakavt olmuştu, bu yüzden bilerek yenildiğini söylerler. Çünkü “bir beyaza yenilerek unvanını verirse suçu affedilecektir” söylentilere göre. Söylentinin doğru olmadığının kanıtı ABD’ye dönüp hakkındaki bir yıllık cezasını çekmesinden belli.

Çok sayıda otomobili oldu. Gittiği her yere yanında hizmetkârlarını da götürürdü. Beyazlar gibi yaşaması onlara özenmesinden değil, onlarla inatlaşmasındandı. Cezaevinden çıktıktan sonra sefillik içinde yaşamasına yol açan bir inatlaşma olduğu kesin.

Jack London bile…
John Arthur Johnson’ın lakabı Galveston Devi idi. 1910’da beyaz boksör James Jeffries ile yaptığı maçı dönemin medyası “yüzyılın maçı” olarak değerlendirmiş. Bu maça gelinceye kadar önüne geleni deviren Johnson’ın başarılarından ünlü romancı Jack London bile rahatsızlık duymuş. “Hadi Jeff göster şuna günü” türünden şeyler de yazmış bir gazetede. Bunu öğrenince cidden gücendim Jack London’a.

Johnson’un, Jeffries’i de yere sermesinden ötürü London’un iyice bozulduğunu düşünerek çok ama çok sevindim. Ama herkes sevinmemiş tabii. Zaferden sevinç duyan siyahların sevinçlerini bastırmak isteyen polis ABD çapında tam 23 siyahı öldürdü, yüzlerce siyahı da yaraladı.

Unvan maçına çıktığı Burns’ün, kendisine para verildiği için Johnson’la maça çıkmayı kabul ettiği söylenir. Çünkü bir siyahla boks yapmak “beyazlık onuruna” dokunurmuş aslında ama para girince işin içine durum değişiyor.

Bahis dünyasında para getirecek bir “yarış atı” gibi görülüp ringde kendisine şans tanınan, ama “beyaz gücü” alt ettikçe engellenmesi gereken bir figüre dönen Johnson siyahların ilk umudu, ilk “rol modeli”ydi.

Siyahlar, bireysel olarak da güçlü olmaktan başka bir şansları olmadığını Johnson sayesinde öğrendiler. Güçlü oldukları için köleleştirilen siyahlar “güçlü” oldukları için dövüştürülüyorlardı da. O zaman en iyisi olmak zorundaydılar. Johnson’un yaptığı gibi.

Johnson öldüğünde yoksuldu. Anılarını üç kitapta topladı. Yıllar önce sahaflardan aldığım ‘Jack Johnson in the Ring and Out’ var bende. Yeniden okumak ilginç olur.

Gittiği lokantada, bu büyük şampiyona siyah olduğu için servis yapmadılar. Öfkelendi, kavga çıkardı. O kızgınlıkla atladı arabasına. Taklalar atarak duran otomobilinden ölmüş bedenini çıkardılar. 1946’da.