Ne o, ne o, ne o, deniz olunmalı!
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL

Kıyıda tuhaf, ayrıksı biçimler; açık denizin çalkantılı, kaotik sularında doğmuş ve dalgalarla taşınmışlar. Bu yabanıl biçimler kıyıdan merkeze ulaştıklarında sıradan, evcimen nesnelere dönüşecekler. Merkez normun, norma göre biçimlenmiş formların alanı. Merkez, en yabanıl olanı bile evcilleştirebiliyor. Ve akışkan olanı katılaştıran, biçim dayatan norm, kendi üzerine kapandığında kısır ve kokuşmaya yazgılı bir düzendir artık. Sadece formlar basmakalıp değildir, düşünceler de. Van Gogh normun dayattığı formlarla boğuşurken, klişeye düşmemek için az uğraşmamıştı: “Normallik asfaltlanmış yoldur: yürümesi rahattır fakat üzerinde tek bir çiçek bile açmaz.” Rahat yoldan yürümek yerine ara yollara sapmış, kendi patikasını açmış, kıyıya, denize ulaşmıştı. Yaratıcılık, merkezin dışındaki çalkantılı sularda. Merkez ölü bir noktadır, kokuşmuş durgun suların, form denilen ölü kabukların yeri. Romantizmin kurucularından Alman filozof Herder de 1769’da bu ölü noktadan kaçmış ve çalkantılı sulara, açık denize açılmıştı: “Burada her şey düşüncelere kanat takıyor, hareket veriyor ve hava sahasını genişletiyor… Kıyıdayken insan ölü bir noktaya takılı ve bir durumun dar çemberiyle sınırlı”.

Ölü formları yücelten merkezin bir süre sonra katılaşıp devasa bir nekropolise, ölüler kentine dönüşme tehlikesi vardır. Ve ne zaman başı sıkışsa, katılaşmaya yüz tutsa açık denizin çalkantılı sularında ortaya çıkan ve kıyıya vuran yeni biçimlere tutunacaktır. Yirminci yüzyılın başında, yerli halkların ürettikleri “primitif” denilen sanata yönelik müthiş bir ilgi patlaması yaşanmıştı. Müzelerde, fuarlarda, galerilerde, antikacı dükkânlarında, sanatçıların atölyelerinde, her yerde bu egzotik nesnelere rastlanıyordu. Merkezin evcil formları kıyıdan gelen yabani formlarla melezleşerek hayatta kalmayı başardılar. Özellikle yeni çıkış yolları arayan avangard sanatçılar, burjuva değerlerine bir tepki olarak yerli halkların sanatına yöneldi ve sonuçta primitivizmle birlikte anılan dışavurumculuk gibi yeni sanat üslupları çıktı ortaya. Dışavurumculuk, kübizm, dada, sürrealizm gibi Batı’daki pek çok avangard hareketin içine sızan bu Batı-dışı yabani formlar, kurumakta olan merkezi yeniden canlandırdı.

Merkez bir mezarlığa dönüşmeye yüz tuttuğu her seferinde çalkantılı sular, kıyılar imdadına yetişmiştir. Yeni ve farklı olan kıyılarda ortaya çıkıyor ve merkezi canlandırıyor. Mitoloji de bize böyle söylüyor. Venüs’ün doğumunu anlatan mite göre Kronos, babası Uranüs’ün cinsel organını kesip denize atmış ve oluşan köpükten Venüs, güzellik tanrıçası doğmuştur. Roma’daki Venüs, Yunanlıların Afrodit’idir. Yunanca “aphros” sözcüğü deniz köpüğü demek. Güzel olan köpüktür, geçici olan. Venüs bir deniz kabuğu üzerinde kıyıya taşınmış ve ardından merkezde tüm zamanların kanonik bedenine, güzelliğin normuna dönüştü. Ve norm haline geldiğinde kendisini kıyıya taşıyan ölü kabuktan bir farkı kalmamıştır. Merkez ölü kabuklarla, formlarla doludur.

Kıyıda doğan ve merkeze taşınan, uyumlu parçalardan oluşan güzel beden, Venüs’ün bedeni merkezde bir kabuğa dönüştüğünde, yine kentin kıyılarında doğan, bu kez uyumsuz ögelerden oluşmuş bir beden, Punk’ın bedeni tarafından yerinden edilmiştir. Alfred Jarry’in “uyumsuz öğelerin bileşimi” olarak tanımladığı canavarın bedenidir bu; bir kolaj beden. Yan yana gelmesi mümkün olmayan uyumsuz parçalar Punk’ın bedeninde bir araya gelmişti: Jilet, tampon, lavabo zincirleri, çöp torbaları, çengelli iğneler, plastikler. Gelgelelim merkeze sızan bu ucube biçim çok geçmeden evcilleştirilecek ve bir tüketim nesnesi haline gelecektir. Nitekim punk bile moda oldu.

Merkez evcilleştirme alanıdır. En yabani, en aykırı, en ayrıksı biçimler bile evcilleştirilip sıradan bir biçime dönüşebiliyorsa direnişi biçimde değil, biçimsiz olanda aramalı. En asi olan bile merkeze taşındığında kabuklaşacak. Biçimsiz, görünmez olandır. Görünmez olmak, yüzeye çıkmalarıyla birlikte mevcut düzeni değiştirecek tüm gizil kuvvetleri bünyesinde taşıyan çalkantılı bir denize dönüşmektir. Dalga olup kıyıya vurmak. Her dalgada kumsaldaki çakılların düzeni değişecek. Ve köpükleri merkeze taşıyıp katılaştırmayalım artık. Köpükler güzeldir ama Şair’in dediği gibi, “Ne o, ne o, ne o/Deniz olunmalı!” Kuvvet olup, dalga dalga, kıvrım kıvrım yayılmalı. İnsan da kıvrımlı bir denizdir. Yüreklerinizi açsanıza! Yüreklerimiz derya deniz. Yüreklerimizin her atışı kıyıya vuran dalgalardır.