Neden Aykut Kocaman?
ERAY ÖZER ERAY ÖZER
Kendisi de bilmez ama benim bu mesleğe başlamamda önemli bir yere sahiptir Aykut Kocaman.
Kendisi de bilmez ama benim bu mesleğe başlamamda önemli bir yere sahiptir Aykut Kocaman. Bundan yıllar yıllar önce Barış Tut’un yazdığı ‘Kocaman Bir Adam’ kitabı için röportaj yaparken tanışmıştık. Sonra Barış beni Radikal’e çağırdı, hikaye böyle başladı. Yine ilginç bir tesadüftür, ilk maç yazımı da Aykut Hoca’nın İstanbulspor’u kümede tutmaya çalıştığı sezonun son maçında yazmıştım.
Çok açık söyleyeyim, benim futbol dünyası içerisinde tanıştığım en nev-i şahsına münhasır insanlardan birisidir Aykut Kocaman. Sonrasında dört-beş defa daha karşılaştık, birkaç tanesi hariç tüm karşılaşmalarımız röportaj amaçlıydı. Bütün meslek hayatımın röportaj yaparak geçtiğini söyleyemem ama futbol dünyasında en rahat soru sorabildiğim, eleştiriye en açık, klişe futbol demeçlerinin ötesine geçmeyi başarabilen tek isimdi. (Bir de hakkını yemeyeyim, Ersun Yanal’la çok keyifli futbol sohbeti yapmışlığımız vardır.)
Size biraz ayrıntı anlatayım istiyorum. Bir kere çok mütevazıdır. Sizin tıfıl, daha yolun çok başında bir muhabir olmanız Aykut Hoca’nın tavrında hiçbir değişiklik yaratmaz. Söz konusu futbolsa ve eğer vakti varsa, saatlerce sohbet edebilir. Yeter ki, sahiden futbol konuşmak isteyin, futbol görüntüsü altında dedikodu yapmayın.
Kafasında belirgin bir futbol anlayışı vardır. Ayağa pas yapan, topun kontrolünü sürekli olarak elinde bulunduran, oyunu da topa sahip olmak üzerine kuran bir anlayıştan söz ediyoruz. Ayrıca oyunu kanatlara taşımayı ilke edinen bir ekol bu. Aykut Hoca’nın ‘10 numara’ pozisyonuyla ilgili söylediklerini de hatırlıyorum. Bu pozisyonun futbolda hayati bir önem taşıdığına, lakin dünyada forvet arkasında oyunu iki yönlü oynayabilecek, ikinci ve üçüncü bölgelerde baskı yapmayı da ihmal etmeyecek ’10 numara’ sayısının bir elin parmaklarını geçmediğine inanıyordu. Yani Messi’ye hayır diyecek teknik adam yoktu yeryüzünde, ama aynı şekilde çok sayıda Messi de yoktu. İşte bu yüzden yapılması gereken orta sahayı bir şefe teslim etmek yerine, dripling özelliğine sahip, fuleli, futbol jargonundaki tanımıyla ‘araya kaçan’ forvetlerin arkası ile savunmanın önü arasında mekik dokuyan dinamo oyuncularda mücadele etmekti. Bu kısım sanırım sezon başında yaşanan Alex gerilimini yeterince anlatıyor. Zaten özellikle Dia’nın topu kanatlara kaçırma özelliği olmasa, Dia-Niang ikilisi arasındaki uyum Alex’in üzerindeki baskıyı biraz olsun azaltmasa Alex de böylesi efsane bir performans sergileyemezdi.
Aykut Hoca’nın buradaki meziyeti, Alex’le yola devam etmenin kendisi ve kariyeri açısından bir ‘zaruret’ olduğunu kısa sürede fark edip (ya da Aziz Yıldırım’ın dediği gibi fark ettirilip) oyun şablonunda ana felsefeyi koruyarak bir revizyona gitmesi oldu. Dediğim gibi Niang ve Dia ikilisi olmadan bu revizyonun başarılı olması zordu.
Normalde çok sık yaptığım bir şey değil ama işin teknik kısmından epeyce bahsettim çünkü şampiyonluğu anlamak için bu kısmı da iyi anlamak gerektiğine inanıyorum.
Meselenin daha ‘insani’ kısmına dönecek olursak... Aykut Hoca’nın futbolcularla kurduğu ilişkinin de başarıda çok önemli bir yere sahip olduğuna inanıyorum. Bir kere asla karşısındakine afra tafra yapmayan bir insandan söz ediyoruz. Bu özellikle yıldızlarla çalışmak açısından çok önemli. Hani etrafımızda ‘bu adam bile öfkelendiyse kesin birisi çok kötü bir şey yapmıştır’ dediğimiz insanlar vardır ya... İşte Aykut Kocaman tam böyle birisi. Eğer onu delirtecek bir şey yapılmışsa herkes bilir ki karşı taraf suçludur. Çünkü sıklıkla sorunları sesini yükseltmeden hatta teşbihte hata olmaz, karşısındakini bakışlarıyla döverek çözmeyi tercih eden bir teknik adam karşımızdaki.
Bu özelliğinin de Fenerbahçe gibi bir takımın yüksek egolarıyla başa çıkmada çok önemli bir yer tuttuğuna inanıyorum.
Peki Aykut Kocaman bundan önce çalıştırdığı takımlarda neden başarılı olamadı? Net bir cevap vermek zor. Ama ben, Aykut Hoca’nın aklındaki futbolun vasat  oyuncularla oynanabilmesinin imkansız olduğuna inanıyorum. Topun ileriye şişirilmesi, ribauntlarla sonuca gidilmesi ve oyundaki sertliğin dozajıyla tempounun belirlenmesi şablonu üzerinden futbol oynamaya alışmış futbolcularla belirli bir tempoya sahip, bir denge üzerine oturan, topa sahip olma, ayaktan ayağa top gezdirme felsefesi üzerine kurulu bir oyunu hayata geçiremezsiniz. Aykut Kocaman’ın daha önceki deneyimlerinde önüne hep bu ‘kapasite’ problemi çıktı.
Aykut Hoca’yla ilgili daha yazacak çok şey var ama maalesef yazacak yer kalmadı. Haftaya belki devam ederiz, belki de yazacak daha ilginç bir hikaye çıkar. Kim bilir!