Neden barış yok?
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Güneş doğarken kalkıp sahile iniyorum, yazmak için en iyi vakit, hava da biraz yumuşamışken. Çay ve simitle kahvaltı yaparken gözüm martılara takılıyor, nasıl da olup bitene karşı ilgisizler. Şimdi yanımda olsan, martıları savunur, onların her şeyi izlediklerini ve anladıklarını söyler, kızardın bana. Ernesto Sabato da, doğal güçlerin zalim ilgisizliği diye yazmıştı “Karanlıkların Efendisi”nde ve o da martıları izlerken düşünmüştü bunu. Ne olursa olsun doğmaya devam eden güneş, yağmaya devam eden yağmur, umursamazca uçan martılar… Asıl zalim olan doğal güçler değil elbette, çoğunluğu oluşturan insanların ilgisizliği. Bir programı olmayan, tek amaçları koltuklarında kalmak olan siyasetçilerin zalimliği. Ama işte buradayız, bu ülkede, obüsler ateşlenir, kara harekâtı konuşulurken… Ben de sahilde oturmuş, sanki bir işe yarayacakmış gibi savaş karşıtı bir yazı yazmaya çabalıyorum. Yanımda olsan yine bana kızardın muhtemelen, yazmayı küçümsediğim için. Yaşar Kemal’in “Dağlar, insanlar ve hatta ölüm bile yorulduysa, şimdi en güzel şiir, barıştır” sözü bile duyulmadıysa, duyulmuyorsa… Yorgun, ama çok yorgun bir ülke burası. Beckett, “Proust” kitabında, geçmiş geçmez, çarpıtır, yorgunluk verir diye yazmıştı. Savaşa giriyormuşuz. Ne zaman savaşta değildik ki? Gerçekte II. Dünya Savaşı’na da girildiğini, o yıllarda yaşamış Egeli köylülerden süpürge tohumu yediklerini anlattıkları zaman öğrenmiştim. Savaşa girmek, illa tepenize bomba yağması anlamına gelmiyor, süpürge tohumu yemek de savaşa dahil. Ağıtlardan, yoksulluktan başını kaldırıp nefes alamamış bir halk…

Geçmişten kurtulamayız, çünkü parçamız olmuştur, lanetli bir parça, en iyi ihtimalle vücutta yaradan arta kalan bir leke, bir iz... Tarih kitapları, birbirinin nedeni ve sonucu olan savaşlardan, acılardan, iktidar mücadelelerinden bahseder. Sanki bütün savaşlar ve kıyımlar, sonsuza kadar devam edecek olan bir büyük savaşın bölümleri gibidir. Dincilik ve milliyetçilik, o yaraların kapanmasına izin vermeyen, iki en büyük uzlaşmazlık olarak, yakasını bırakmıyor insanlığın, asıl büyük dert olan insanın insana kulluğunun önüne kanlı bir perde çekerek. Öldürülüp çukurlara atılanlar ve denizde boğulmaya terk edilenlerin çığlıkları, tarihin tekerrür etmesini engellemiyor. Bauman, “Siyaset Arayışı”nda yazmıştı, özel ile kamusal alandaki köprüler yıkıldığından beri, dünya daha yorgun, insanlar daha çaresiz ve yalnız.

İnsanların birbirlerine güvenmedikleri, kendilerini ve hayatı olduğu gibi görmeyi reddederek gündüzdüşleriyle bir TV dizisinin içindeymiş gibi yaşadıkları, tek tek özel dertlerinin gerçekte toplumsal meselelerle ve gidişatla ilgili olduğunun umursanmadığı bir karanlık çağın içinden geçiyoruz. Peter Handke, insanlığın içinde bütün zamanlara yetecek kadar savaş yapma malzemesi bulunduğuna inandığını yazmıştı. O malzemeyi insanların içinden çıkartıp yok edecek fikirler, aslında uzağımızda değil. Ama o kadar uzak ki… Bauman’ın yazdığı gibi, “kendi kendini sınırlamaya duyulan tiksintinin, genelleşmiş uyumculuğun ve bunun sonucu olarak siyasetin önemsizleşmesinin” ağır bir bedeli var. Bu bedel de belirsizlik ve güvensizlikten başka bir şey değil, insanları kaygılı, korkak, yalnız, acımasız ve korkunç yapan… Yanımda olsan, kızardın böyle şeyler yazmama. Metroda caz yapan bir grubu izlemiştik, önünden geçen çoğu kişinin nasıl müziğin ritmine göre yürüdüğünü, hatta dans ettiğini, yüzlerindeki ifadenin nasıl değiştiğini görüp sevinmiştik. Buydu işte, beş on saniye dinledikleri müzik bile, bir an da olsa değiştirebiliyordu onları, yani o kadar da zor değildi aslında. İnsanları o halleriyle çok sevmiştik. Asıl mesele ne biliyor musun, insanlara temel soruları sorduracak bir siyaset ve sanatın eksikliği. Haneke’nin de dediği gibi, insan bir kere temel soruları kendine sormaya başlayınca, bugünden yarına öyle unutamaz. Castoriadis, kendini sorgulamayı bırakmış bir uygarlıkta yaşadığımızı söylüyordu; edebiyatından sinemasına geniş bir uzlaşmacılık içinde, sözün değerini kaybetmesine şaşmamalı. Defterimi kapatıp martılara bakıyorum, neden umursasınlar ki insanları… “Neden barış yok!” diye onlar mı bağıracak?