Neden Deniz olunmalı?
07.05.2017 11:21 BİRGÜN PAZAR
6 Mayıs da akla gelebilecek benzer türden kesitler de öncesi ve sonrasıyla dönemin sınıflar mücadelesinin bütünlüğü içinde ele alınmalı, o kısacık ömürlere sığdırılmış olan ve zamanlar üstü bir nitelik kazanan değerlerin anlamına, o anlama içerilmiş haldeki şiirin ve müziğin sesine kulak verilmelidir

MEHMET YEŞİLTEPE

***

Deniz gibi olunmalı

Kısa süreye çok şey sığdırmalı

Ve her anı devrim tadında yaşamalı

6 Mayıs; Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idam sehpasında ölümsüzleştiği, 45 yıldır eskitilemeyen, hafızalardan ve bayraklardan silinemeyen, önemi zayıf düşürülemeyen bir tarihtir.

Tarihsel olaylar/kişilikler salt yapılan-edilenin dökümüyle anlatılamaz. Hele de devrimci bir kesitse söz konusu olan, yaşanmışlıkları hem tarihsel bağlamı içinde değerlendirmeli hem de bugüne taşıyarak güncellemeli. Aksi takdirde, Lenin’in ısrarla altını çizerek dikkat çektiği gibi, anlatılmakta olan devrimcilerin teorilerinin içi boşaltılır ve kendileri “zararsız putlara” dönüştürülür.

Deneyimler, zamanlar üstü nitelik ve değerler

Devrimci süreçlerden alınmış kısacık kesitler, olgunun bütünü bilinemediğinde yanlış anlamalara sebep olabildiği gibi istismar amacı taşıyanlara da malzeme/veri oluşturur. Benzer şekilde bir terslik/olumsuzluk sonrasında, yaşanmış olan olgunun fotoğrafını çekmek, yani dar bağlamda yansıtmak tek başına önemli bir anlam taşımaz; nedenlerin kaynağına inmek anlamına gelmez. Sorunların ele alınmasında öznelleşme anlamına gelen bu türden yaklaşımlara, çeşitli nedenlerle yaşanan tutsaklıklar sonrasında, hapishanelerde yapılan değerlendirmelerde meselenin kişisel hatalara indirgenmesi biçimde de rastlanabiliyor. Atilla Keskin, “Acılara Yenilmeyen Gülümseyişler” adlı kitabında THKO tutsaklarının kendi aralarında yaşanan bu türden bir tartışmayı, öğretici bir deneyimi aktarır:

“Henüz, geldiğimiz noktayı ciddi olarak çözümlemeye çalışmıyoruz. Konuşmaya başlayınca çoğumuz suçlu aramaya başlıyoruz: ‘Sen şu hatayı yapmasaydın yakalanmazdın; senin şu davranışın yanlıştı; sen çok konuştun; sen gereksiz şeyleri söyledin!’ vs...

Dede(Hüseyin İnan) bu tutumumuza çok bozuluyor ve bu tür tartışmalara hiç katılmıyor. Tartışmalarımıza çok sinirlendiği bir gün, sözümüzü keserek:

‘Neden yakalandık; kim az konuştu; kim çok konuştu; kim hatalıydı? diye suçlu aramayı bırakın. Hiçbirimiz proletaryanın savaşçıları olamadık! Bunu becerebilseydik, şimdi bu saçma tartışmaları yapmamıza gerek kalmazdı.’”

Yine bir başka bağlamda benzer bir örnek olarak Deniz Gezmiş’in aktarımları vardır. Ankara Kapalı Cezaevi’nde tutsaklık koşullarında Erdal Öz’le sohbetinde, 1950 ve daha sonrasında doğanların yani “yetmiş birde” mücadeleye katılanların daha tartışmadan, uzun boylu düşünmeye bile fırsat bulamadan mücadeleye atılmak zorunda kaldıklarından söz eder ve 1971’lerde mücadeleye atılan bu kuşağın edebiyatla bile mahpushanede tanıştıklarını, uzun boylu düşünce tartışmaları yapmadıklarını, yapamadıklarını söyler:

“Sonra bu yeni kuşak, kültürden de nasibini alamadı. Örneğin, Beethowen’ı doya doya dinleyemedi. Eisenstein’ın, Pudovkin’in filmlerini bile rahatça tat alarak izleyemediler.

Düşünsene bir resim sergisini bile şöyle sindire sindire gezip görme olanağı bulamadılar. Büyük eksiklik bunlar. Bu eksikliklerin onlara çok zararı oldu.

Marksizm Leninizm, nasıl insanlığın bir ürünüyse bu dediklerim de insanlığın uzun yüzyıllar sonunda yaratıp biriktirdikleridir, ürünleridir. Bizden sonra gelen bu kuşak, insan olarak bütün bunlardan yoksun kaldı.”

İşte Deniz’in değindiği bu gerçeklik de THKO tutsaklarından aktardığımız örnek de aynı zamanda kavga-an-zorunluluklar diyalektiği içinde değerlendirilmelidir. Bazen kavga, insanı çocukken büyütür, kocamanlaştırır; bazen erken yaşta ölümle, mahpuslukla tanıştırır; kimileyin edebiyatın, kimileyin okulun ihmal edilmesini beraberinde getirir ama ille de sahibini, bedel ve anlam diyalektiği içinde güzelleştirir.

Tam da bu nedenle 6 Mayıs da akla gelebilecek benzer türden kesitler de öncesi ve sonrasıyla dönemin sınıflar mücadelesinin bütünlüğü içinde ele alınmalı, o kısacık ömürlere sığdırılmış olan ve zamanlar üstü bir nitelik kazanan değerlerin anlamına, o anlama içerilmiş haldeki şiirin ve müziğin sesine kulak verilmelidir.

1965-71 süreci

Eğer tarihi kitleler yapıyor ve tarihin motoru sınıflar mücadelesi ise, geçmişe dönük bir olguyu, içinde yaşandığı tarihsel kesitten kopararak yani sınıf ilişki ve çelişmeleri ile ilişkilendirmeden ele alamayız. Bu nedenle Denizleri doğru anlamak, onları tarihin ve sınıflar mücadelesinin içinde hak ettikleri yere oturtmak; genelde “71” devrimciliğini, özelde THKO, THKP-C ve TKP/ML’yi ortaya çıkaran süreci, geçmiş-an-gelecek diyalektiği içinde ele almayı gerektiriyor.

1965-71 süreci, tekelci sermayenin hakimiyetinin ve emperyalizmle bağının hızla artırıldığı bir süreçtir. 1965’in bir özelliği de bir Amerikan şirketinin başındaki Demirel’in (Morrison Süleyman’ın), ABD’nin Johnson mektubu vb. hamleler eşliğinde İnönü’ye karşı tavrı sonrasında iktidara taşınmasıdır. Demirel hükümetleri dönemi 12 Mart’a kadar sürer. Tarımda makineleşme, işgücü fazlası, kırdan kente göç, şehirlerde işsizliğin artması ve gecekondulaşma bu sürecin niteliklerindendir.

ABD’ye bağımlılık artırılırken, diğer taraftan gelişen antiemperyalist sol eğilimleri de bastırmak için Komünizmle Mücadele Dernekleri, komando kampları vb. kuruldu. Ve bu işbirlikçi faşist çeteler, hak arayan köylülerin de antiemperyalist gösteri yapan gençlerin de üzerine saldırtırdı.

12 Mart’ı önceleyen yıllarda 1969’da tekel dışı kesimler ile tekeller arası çelişmeler keskinleşir. Bu kesimlerin temsilcileri AP’den ayrılır, MNP ve DP’ye geçer. Bu ittifakın bozulması, tekellerin müdahale eğilimini koşullamış, bu eğilim emperyalizmin eğilimi ile bütünleşmiştir. Bu süreçte ABD’nin haşhaş ekiminin yasaklanması gibi kimi ekonomik beklentileri, var olan toplumsal direnç nedeniyle karşılanamaz. 12 Mart, bu adımların atıldığı, tekellerin önündeki engellerin kaldırıldığı ve gerekli yasal düzenlemelerin yapıldığı bir süreçtir.

Özetle 12 Mart, tekelci sermayenin hâkimiyetini artırma, hatta tescil etme yönünde en etkili adımlardan biridir. 12 Mart döneminin Genelkurmay Başkanı Org. Memduh Tağmaç, “Sosyal uyanış, ekonomik gelişmeyi aştı” ifadesini kullanmıştır. Bu, egemen sınıfların o süreçte kimlere saldırdığının, önlemleri kimlere karşı nasıl aldığının ipucudur.

1971 devrimciliği

1971 devrimciliği, etkisini ve önemini kesintisiz biçimde bugüne dek sürdüren üretimlerin, deneyimlerin ve devrimci kopuşun miladi önemdeki adıdır. Bu, salt bir yapıyla/hareketle değil, demiri devrimci bir yola doğru büken toplam üretim, tercih ve emekle anılması gereken bir olgudur.

Bu bağlamda, Deniz’in sehpada, Mahir’in kurşunlarla Kızıldere’de, İbrahim’in işkencede katledilmesi bir tesadüf değil, faşizmin devrimci istikamette temel öneme sahip önderliklere yönelik bilinçli tercihidir.

Kısaca özlediğimiz bu toplam tablo içerisinde, THKO ve THKP-C dayanışması, bedel ödemeyi de içeren yoldaşça bağlar, İbrahim’in Sinanları sahiplenişi, Deniz’in son sözlerindeki devrim ufku, “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi! Kahrolsun emperyalizm!” vurgusu, bugüne taşınması ve güncellenerek yeniden üretilmesi gereken kolektif değerlerdir.

Deniz olunmalı

O, adeta beyniyle, bedeniyle, tüm varlığıyla kurdu sisteme karşı barikatı. Dolaylı araçlara başvurmadan sistemle doğrudan savaştı. Aklı, dili ve yüreğiyle dövüştü. Erken düştü; ama 45 yıldır, ne düşmanları onu tüketebildi ne dostları anlatmakla yetindi; o, tüm devrimcilerin Deniz’i olabildi. Herkes seferber oldu onu yaşatmaya; Mahirler de Sinanlar da düştü bu sahiplenme sınavında. Bu nedenle idam, geçici bir kesintiydi. O, sehpadan sonra, daha çok ve daha büyük yaşadı. Bugün bu nedenle, teoride veya pratikte, denizin bittiği yerde DENİZ olunmalı…