Neden ‘savaş gazeteciliği’ yapılıyor, ne kadar sürecek?
ÜMİT ALAN ÜMİT ALAN

Geçen hafta bu köşede “yandaş” ya da “havuz” medya diye tabir edilen medyanın bir şablonunu çıkarmayı denemiştim. Bu şablon özetle; manşetlerde “paralel örgüt” adını verdikleri yapının deşifresi, yan haberlerde küçüklü, büyüklü bazı müjdeli haberlerle pembe tablo çizme şeklindeydi. Oradan devam edelim; “Manşetlerde, başka bir gündem yokmuş gibi neden aylardır paralel örgüt tutuluyor?” sorusu çıkıyor karşımıza. 17-25 Aralık gibi yolsuzlukların ortaya çıkartılmasına dayalı operasyonların intikamı için diyebilirsiniz. Tek neden intikam değil. Yani en azından olay o kadar “kişisel” ve “duygusal” değil. Çünkü yapılanın adı tam olarak savaş gazeteciliği. Savaş gazeteciliğini kısaca hatırlamak istersek:

» Düşman konseptiyle yapılır.

» Psikolojik harp teknikleri kullanır.

» Toplumu kutuplaştırarak bir cenahı olduğu gibi düşman ilan eder

» Farklı fikirleri topyekûn saldırıyla yok etmeye dayanır.

Savaş gazeteciliğinde ısrar etmelerinin nedeni açık: Ara renklere kaçışları önlemek. O yüzden şu sıra dünyayı algılama biçimleri “ya bizdensin ya paralel” şeklinde. Bu haftaki Köşe Vuruşu’nda, güncel örneklerle “savaş gazeteciliği” emarelerine değinmek istiyorum:

"KUTSAL DAVA" VURGUSU

Yeni Şafak yazarı Abdülkadir Selvi son yazılarında ısrarla “kutsal dava” diye bir kavramdan söz ediyor ve AKP’nin yeni hedefinin “Kutsal Dava” olduğunu söylüyor. Seçime adeta bir “cihat” özelliği kazandıran bu söylem, Başkanlık sisteminden Batı’da yükselen İslam karşıtlığına kadar pek çok şeyi içinde barındırıyor. Selvi, Erdoğan’ın Anayasa’ya göre tarafsız kalması gereken Cumhurbaşkanlığı koltundan siyasete şekil vermesini açık açık savunuyor. Yani “politik söylem” tutturma gayreti bile kalmadı artık. “Pınarhisar Cezaevi’nde kurduğu bir partiye 9 kez seçim zaferleri yaşatan bir liderin görüşleri önem arz etmez mi? Herkesten fazla onun hakkıdır” diyor ve coşuyor. Tüm vurgular savaş dönemiymiş de “demokrasi” askıya alınmış gibi. Bunun adı tam olarak savaş gazeteciliği.

"MEDENİ ÖLÜME MAHKUM YAZARLAR LİSTESİ"

Ekrem Dumanlı’nın AKP-Cemaat koalisyonunun “en güzel” günlerinde yazdığı “Tasfiye edilecek gazeteciler listesi” yazısı adeta bir şablon oldu. Dumanlı, Cemaat’in ve ona bağlı gazetecilerin tasfiye listesinin başına konulduğu günlerde o yazısı hakkında ne düşünür bilemeyiz ama Yeni Şafak yazarı Cem Küçük o şablonu aldı “Medeni Ölüme Mahkûm Yazarlar” listesine çevirdi. Dünkü yazısında “Cemaat’e yakın duran yazarların” medeni ölüme mahkum olduğunu söyleyerek gözdağı veriyor. Bu aslında “Cemaatçi” olmak istemiyorsanız, bizden olmalısınız demenin bir başka şekli ve tam bir psikolojik harp tekniği.

CEMAATÇİ ÇUVALINA DOLDUR GİTSİN

Son günlerde havuz medyasında, Cumhuriyet gazetesindeki son gelişmeler üzerine, “Cemaatçilerin kontrolüne girdi” iddiaları başladı. 12 Eylül döneminde solcu, 90’larda PKK’li, 28 Şubat’ta “şeriatçı” ilan edilmek gibi bir şey bu. Devrin cadı kazanı aylardır manşetlerde kaynatıldı ve şimdi herkes içine atılıyor. Dünkü Yeni Şafak’taki Tamer Korkmaz’ın yazısı bunun en rafine örneği. Can Dündar’ın Cumhuriyet gazetesinde 17 Aralık Operasyonu’ndan iki ay önce başlaması, Savcı Kara ile röportajı vs gibi bir sürü tuhaf ve  kimisi oldukça absürd bağlantılarla komplo teorileri içeriyor. Can Dündar’ın açıkça hedef gösterilmesinin yanı sıra iktidar medyasının nasıl bir gerçeklik yaratmaya çalıştığını görmek açısından ‘çarpıcı’ bir yazı.

Cemaat’in hükümetle el eleleyken neler yaptığını biliyoruz, ama onu olduğundan büyük göstermekten fayda sağlayacak tek taraf AKP. İstiyorlar ki, var olan düşmanın içinde yer aldığı çuvalı iyice büyütelim ve herkesi içine atalım. İstiyorlar ki, AKP ile Cemaat’in arasında bir orta yol kalmasın. İstiyorlar ki, herkesi savaş bölgelerindeki “iliştirilmiş” gazeteciler gibi yapalım ve sadece kendi gerçekliğimizi gösterelim. En çok bunun için “savaş gazeteciliği” yapılıyor ve bu seçime dek sürecek. Bu yüzden sadece AKP iktidarına karşı değil, kimi “muhalif” görünen haber kaynaklarına karşı da uyanık olmak şart.