Neil Young: İktidarların değil halkların yanındayım
Barış Akpolat Barış Akpolat
Hayatımda bana en anlam ifade eden adamlardan biridir Neil Young. Crosby, Stills, Nash & Young, Buffalo Springfield gibi gruplarının yanında yaptığı her şey dönemini işaret etse de fikir ve taşıdığı anlamlar genelinde çağının da çok ötesinde bir adam. Her dinlediğimde farklı bir söze odaklanıp yeni bir şey keşfederim. İstanbul’daki konseri öncesi otelinde kısa bir röportaj imkânımız oldu. Hayatımın en değişik gazetecilik deneyimlerinden biri halineyse çoktan geldi. İdollerimden biriyle tanıştım ve hiç pişman olmadım

BARIŞ AKPOLAT - [email protected]

Hava sıcak ve basık, kırmızı kareli gömleğim fazla geliyor, ter basmış... Bir yandan da ıslanıyoruz yağmurda. Bünye nasıl tepki vereceğini bilmiyor. Rüzgâr var ama üşümüyor. Islak ama neden bilemiyor. Sahnenin üstünde belli belirsiz şimşek çakıyor. Sahnenin içiyse fırtına. Neil Young fırtınası... Grubuyla sahnede hırçın, deli, zapt edilemeyen bir at gibi... Grubu gibi; Crazy Horse. Tam adını bulmuş diye düşünüyorum. Sahnede belki de bir ruh olarak var. Rock’n roll ruhu. Neil Young’dan, insanlardan, konserden, müzikten veya yan yana dizilmiş notalardan fazlasıydı. Sahnede tek gördüğüm bir ruhtu, siluetti.

Konserin başlamasından yaklaşık 20 saat önceydi. Telefonuma gelen bir mesajda konser günü saat 11.00’de ‘roundtable’ yani bir yuvarlak masa röportajı yapacaktı Young. Ben, üç tanıdığım gazeteciyle birlikte. İyi de bu adam hiç röportaj vermez. Avrupa turnesi boyunca basın toplantısı bile düzenlemedi... Yani bu bayağı bize özel bir durum. Heyecanlandım, avuçlarım terledi. Soru hazırlamaya çalıştım, olmadı. ‘Buffalo Springfield’, ‘Crosby, Stills, Nash & Young’ı düşündüm. Olmadı. Son bir yıldır belki her gün mutlaka dinlediğim, hafta sonları, evde ya da arabayla yol yaparken kulağımızdan eksik olmayan Neil Young ve müziği üstüne çok düşündüysem de soru filan hazırlayamadım.

O kadar derin bir adamdı ki sahnede hiçbir şey yapmadan iki saat dursa izlerdim. Röportajda da hiç konuşmayıp 10 dakika birbirimize baksak bile yazacak bir şeyler bulurdum. İlahlarımın başını çeken bir adamla tanışacaktım ve bu yeterdi. Sabah erken kalkıp kaldığı otele gittim. Young’ın oturacağı yerin yanına kuruldum. Birkaç not aldım ve beklemeye koyuldum. Birçok kez videolarından izlediğim o hırçın adam sakince geldi, herkesle tek tek tokalaştı “Merhaba ben Neil, tanıştığıma memnun oldum” derken... Kafasından hiç çıkartmadığı o şapkasını yavaşça sandalyenin yanına bıraktı ve ellerini, masanın üstünde bir şeyler anlatmaya hazır bir şekilde birleştirdi. Elleri, yüzü kırışmış, gıdısı sarkmış ister istemez. Gözleri hâlâ cin gibi ve baktığında gözünüzün tam içine bakıyor. Jilet gibi...

O, hiç su içmedi, bense soğuk suyumdan sürekli içtim. Boğazım kuruydu. Masadaki gazeteci arkadaşlarım sağ olsunlar ilk soru sorma hakkını bana bıraktılar sanki hiç heyecanlı değilmişim gibi -ki en pis iştir, kalabalıkta sohbet açacak ilk soruyu sormak-


MÜZİĞİM MP3 OLMASIN LÜTFEN
Büyüdüğü Kanada, Winnipeg’deki gitar çalan gencin bugün müzik ilahlarından biri olarak ‘Pono Music’ gibi dev bir müzikal girişimin ardındaki duruşunu merak ettim. CEO olmak nasıl bir şeydi ki Young için? “Pono müzik servisi, sadece benim değil sanatçılar ve kayıt sanatı için yaratıldı. Hayatım boyunca yapmaya çalıştığım şey için yani; daha iyi bir ses kalitesi... İnsanlar 20 ve 21. yüzyılın en iyi albümlerini mp3 kalitesinde dinlememeliler. Picasso’nun fotokopileriyle dolu bir müze istemeyiz. Geleceğin arşivleri daha iyi şeylerle dolu olmalı. 25 yıldır kalite durmadan düşüyor” dedikten sonra “Mesela ben, albümlerimi hiçbir şart altında mp3 istemem” diye de ekliyor ironik bir gülüş atarak.

Belli ki etrafına toplanan insanlar onunla aynı şeyi düşünüyor. Kimseyi Pono’ya yatırım yapmak için ikna etmek zorunda kalmamış. “İkna edilmesi gereken insanlar müziğin değerini anlamayan kapitalistler. Müziği kurtarmak para kazanmaktan daha önemli. Az yatırımla çok para kazanmanın dışında daha önemli şeyler var. Esas olan sanattır. İnsanlara günümüzün dijital çağına uygun kalitede müzik sunmamız gerekiyor. Bu çok basit ama yatırımcılar anlamazlar. ‘Zaten iTunes var, dahasına gerek yok’ diye düşünüyorlar. Yani onların bizim ne yaptığımız hakkında hiçbir fikri yok ve bu yüzden de bizim onlara ihtiyacımız yok. Biz, müziği anlayan, seven insanları istiyoruz. Ben de insanlara sadece ‘Bize yardım etmek ister misin?’ diye sordum.

İSTANBUL'DA HERKES MUTLU
Neil Young’ın ilk İstanbul seyahati olması sebebiyle bir soru sorulduğunda cevabı ilginç ve komikti: “Burada olmaktan çok mutluyum. Aslında menajerime ‘Bana daha önce neden gelmediğimi sorarlarsa ne diyeceğim?’ diye sordum. O da bana ‘Bana daha önce hiç sormadılar’ dedi. Bu çok kaçamak bir cevap olur. Sürekli gittiğim birçok yer var ama ben gideceğim yerleri kendim seçmiyorum. Hiç gitmediğim bazı yerler var ama bunun sebebi benden kaynaklanmıyor. Dünyayı gerçekten görmek istiyorum. 68 yaşındayım ve yeni şeyler görmenin tam zamanı” derken ekliyor. “Şarkı yazıp konser veriyorum ve bir de kendime konser ayarlamam mümkün değil. Bunu yapan profesyoneller var.”

İstanbul’la ilgili verdiği bir cevapsa otele geçene kadar gördüğü ‘güzelliklere’ kanmış olması durumuyla ilgili gayet enteresan: “İstanbul gerçekten güzel bir şehir. Daha önce hiç gelmediğim için burası hakkında çok fazla bilgiye sahip değilim ama ne kadar güzel bir yer olduğunu görebiliyorum. İlk olarak burası güzel bir yer çünkü insanlar burayı seviyor. Hayatlarından mutsuz olan insanlar tarafından benimsenmiş bir yer değil. Amerika’daki durumsa aynen böyle, herkes mutsuzluğunun izini toplumsal alanlara grafitiler çizerek bırakıyor. Amerika’da insanlar mutsuz ve bunu binaların üzerine kendi işaretlerini bırakarak anlatmaya çalışıyorlar çünkü birileri onların farkına varsın istiyorlar. Kaybolmuşluk hissiyatıyla duvarlara isimlerini yazıyorlar. İstanbul’da en azından dışarıdan bakıldığında insanlar mutlu ve özgür gözüküyor.

Buradaysa her şey yeşil ve güzel. Her taraf çiçeklerle dolu. Her yerde böyle olmadığına eminim ve bunu anlarım ama işin temelinde insanlar ellerindekilerle mutlu görünüyorlar. İnsanlar kendilerini özgürce ifade edebilirse özgürdür. Bu herkes için değişebilir. Sokaktayken ‘Özgürüm’ diyen biri evine gittiğinde ‘Hiç özgür değilim’ diyebilir. Bu da kaybolmuşluktur” derken gelen bir soruya müthiş bir cevap veriyor. 68 yaşına gelmiş herkesin kendini ve hayattaki anlamını bulma zorunluluğu varmış gibi genel bir düşünce olsa da o bu kaybolmuşluktan bir zafermiş gibi bahsediyor. Onun ve bizim aslında nasıl da bu dünyadaki ayrık otları olduğumuzu bir kez daha hatırlatıyor. “Ben hãlâ kayıp hissediyorum. Hatta hala kim olduğuma dair bir fikrim yok. Şu anda tabii ki daha farklı düşünüyorum ama sanırım herkes yaşlandıkça daha farklı düşünür.”

KEŞKE PETROL KRİZİ BÜYÜSE
Vietnam ve sonrasındaki petrol krizinin yaşandığı 1972 sonrası gibi mi hissediyordu peki? Şimdiki kaybolmuş hali o günküne benziyor muydu? “Şimdi daha büyük bir petrol krizi var. O zamanlara göre... Esas kriz, dünyayı kirleten şeylerden uzaklaşamıyor oluşumuzdur. Dünya artık kendini yenileyemeyecek halde. Bu sorun benim için petrol krizinden daha önemli. Keşke daha fazla petrol krizi olsa da insanlar yeni bir şeyler denemeye başlasalar.”

Politik mevzularla hep içli dışlıydı Neil Young. 1970’de yaşanan, dört eylemcinin Ohio’da öldürülmesi üzerine Richard Nixon’un da adını geçirerek “Ohio’da dört ölü” diye tekrarlayarak gayet cesurca karşı gelmişti ‘Başkan’a. Bugünün politikalarıyla ilgili neler düşündüğü önemliydi. Geçen günlerde İsrail’deki konserini ‘güvenlik sebebiyle’ iptal etmişti fakat yazılı olmayan bir kural gibi bu soru ambargoluydu yani sorulamıyordu. Fakat bunun menajerler tarafından konduğu bir kural olduğunu Habertürk’ten Heja Bozyel’in politika ve müziğinin arasındaki bağla ilgili bir sorusunda kendisi kanıtladı. Ambargolu soru sorulmamışken doğrudan cevap verdi:

“Bazen bir parçasıyım bazen değilim. Bazen içine girmek istiyorum bazen de girmemek. Ben ‘halkın’ yanındayım ve konu politikaya gelince sokaktaki herhangi bir adama dönüşüyorum. Konu İsrail-Filistin olunca hem Filistinli halkın hem de İsrailli halkın yanında duruyorum. Ülkeleri yöneten radikallerin yanında değilim. Ve umarım sosyal bağlar sayesinde İsrail ve Filistin halkı bir araya gelip ülkelerini yöneten geçmişe takılı kalıp geleceğini göremeyenleri aşarlar. Artık birlikte olma vakti. Biliyorum bu basit bir fikir ama ben de idealist bir insanım. Artık insanları hiç olmadığı kadar bir araya getiren bir teknoloji var. Bu kullanılmalı...” derken NTV’yi temsilen röportajda bulunan Levent Erden’in teknolojinin insanları yalnızlaştırması üzerine sorduğu sorusuyla şu cevabı verdi: “Böyle düşünmüyorum, bu doğal gelişen bir sonuçtur. İnsanların yaptıkları geleceği belirler. Her zaman gelişir, yapılır ve değişir ve tekrar keşfeder. İnsanların yaptığı tam da budur: yeniden keşfetmek. Yaptığımızı daha iyi yapmaya çalışırız. En azından deneriz. Bazen yapamayız. Teknoloji budur. Teknolojiye bayılıyorum.”

Neil Young’un makinalarla olan bağını takip edenleri bilir. Hemen araya giriyorum haliyle, son albümünü kaydettiği ‘Voice-o Graph’ adlı telefon kulübesine benzer kayıt aletini ve en kalitelisine kadar her formatı çalabilen bir müzik cihazı Pono’dan da bahsederek... “Makinalara da bayılıyorum her makinayı severim, hep sevdim. Ama yeşil enerji olup doğayı kirletmediği sürece... Bu neslin görevi bu olmalı. 21. yüzyılın en önemli olayı Küresel İklim Değişikliği ve temiz enerjidir.”

Young için temiz enerjinin önemini ‘Ocean Elders’ girişiminden hatırlıyoruz. Okyanus doğasını ve vahşi hayatı korumayı amaçlayan bu sivil girişimin Jean-Michel Cousteau, Sir Richard Bronson, James Cameron gibi isimlerle birlikte destekçilerinden kendisi. Young’ın bu konudaki yorumları da önemliydi: “Bu girişim, bir grup insanın okyanus doğasının korunması için bir şeyler söylemesiydi. Uzun süredir aktif değil. Başarısından mutlu değilim. Okyanuslar git gide daha da hızlı doğasını kaybediyor. İnsanlar hâlâ marketlerden balık alıyor. Balığın kalitesi düştü. Yaptığımız şeylerin çoğu pek doğru değilmiş, değiştirmemiz gerek. Gelecek iyi görünmüyor çünkü kaynaklar hızla tükeniyor. Dünya liderlerinin de bunu görüp bir şeyler yapmasını bekliyoruz.”
Bahsettiği çoğu fikir aslında karamsar duyuluyor. Hepsinde ciddi bir kötü taraf var. Bunun yanında inanılmaz bir sıcak hava yayıyor. Olumlu görünüyor ve iyimser bakıyor. Peki kendini nasıl tanımlıyordu? İyimser mi kötümser mi? “İyimserim. Gelecekle ilgili iyimserim. En azından bu yönde düşünmek zorundayım. Öyle değil mi?”

Büyülenerek çıktım yanından. Soğuk bir adam olarak bilirdim ama babacan çıktı. Evet, inanılmaz samimi değil. Olmasın da... Hani derler ya “İdollerinizle tanışmayın. Hayal kırıklığı yaşarsınız” diye. Daha önce başıma gelmişti. Şimdiye kadar bir Lemmy (Motörhead)’de hayal kırıklığı yaşamamıştım. Yanına Young da eklendi. Akşam, Vodafone Red’in sponsorluğunda İKSV’nin düzenlediği muhteşem organizasyonda karşımıza çıktı, Büyük Ev Ablukada ve Midlake sonrasında. Midlake üstü Young... Ne şahane bir ikili! Sahneye çıkmadan önce tanıştığım o yavaş hareket eden ama dinç duran adam sahneye çıktığında çılgın bir ata dönüştü. Sahnede seyirciyle konuşmadı. Evinin garajındaymışcasına Rick Rosas (bas gitar) ve Poncho Sampedro’ya (gitar) dönerek çaldı. Murat Meriç’in söylediği gibi duymayı çok istediğimiz şarkıları çalmadı ama eksikliğini de hissettirmedi. Uzun zamandır hiçbir kişide görmediğim rock’n roll ruhunu o akşam sahnede gördüm. Bir daha da kolay kolay göremem. Konserde karşılaştığımızda Kanat Atkaya’nın söylediği gibi “Bu adamlar bizim kulübün kurucularından”dı. Artık onun gibiler ortaya çıkıyor mu bilemiyorum. O gerçek bir rock’n roll ruhunun belki de yaşayan son efsanelerinden.