Neo-emperyal Türkiye

Savaş uyandı. Savaş, yeni bir güne başlıyor, geriniyor, kaslarını esnetiyor. Nefesini içine çekiyor. Yeni güne gözlerini alıştırıyor.

Türkiye iktidarı, doğrudan söylersek, içerisini bitirdik şimdi sıra dışarıda havasında. İçerideki rakiplerini ve de düşmanlarını tek tek devirip tüm ülkeyi tek bir ya sev ya terk et potasında eriten iktidar partisi ve hareketi artık bir parti ve hareket olmaktan çıktı ve tam teşekkülü bir devlet oldu. Bu devletin tümgüçlü iktidarı olarak dolayısıyla bugün yekpare biçimde büyük harfle Türkiye İktidarı’nı kapsıyor. Ülke içindeki mutlak hâkimiyetin bir sonraki adımı kaslarını dışarısının ayazında hayal etmek. Şimdi gücünü dışarıda denemek istiyor. Bunu hak ettiğini düşünüyor.

Suriye ve Kandil askeri tahayyülleri, Somali ticari atılımıyla birlikte düşünülmeli. Savaş sistemin sağlığıdır denir. Gürbüz bir sistem arayışı iç savaşların ardından dış savaşlara getiriyor sırayı.

Bu noktada enteresan bazı detaylar da dikkat çekmiyor değil. Birincisi, iktidar artık Kürt meselesini bir dışişleri meselesi olarak alıyor. Dışarısıyla kendini denemenin bir ilk sınavı olarak Kürt erkini gözüne kestiriyor. Ki Kürtlerin mental olarak Türkiye’den bir süredir koptukları gözleniyordu. Bu kopmanın bir onaylanmasıdır iktidarın yaptığı.

Bu arada, Kürtler dışişlerinin meselesi olurken, Suriye’den içişlerimiz sayılır diye söz ediliyor. Sünnilik tabanlı bir Suriye muhalefetinin içişleri vurgusuna zemin oluşturduğu, seküler Kürt hareketinin ise dışarıda konumlandırıldığı öne sürülebilir.  Türkiye artık Kürt hareketini bir dış düşman gibi karşısına almaktan söz ediyor. Savaş boyası dili kullanılıyor.

Bülent Kale’nin bianet’teki “Somali: İnsanlık Ölmedi Ticaretle Uğraşıyor” yazısında gösterdiği gibi Somali operasyonu çok büyük bir ticari operasyonun kilit noktası olduğu için bu denli mühim. Ve bu operasyon Suriye tehditleri ve seküler Kürt hareketine karşı tehditle birleşiyor. İçeride dediğim dedik, kuralsız ve rakipsiz bir yönetim şekillendikçe polis devleti tonunun arttığını vurgulayanlar bu polis devletiyle dışarıda savaş arzusunun çeliştiğini düşünebilirler. Oysa süreklilik de gözlenebilir bu iki hatta. Ticaret, tebliğ ve zor üçlüsünün bir kombinasyonu her durumda kullanılıyor. İş Somali’den zenci köle getirme hayallerine kadar vardı! Zaten çalışan hakları konusundaki tavizsiz işveren yanlısı perspektif, işverenin çalışanlara ‘ekmek veren’ kişi olduğu muhafazakâr fikri sistemle uyum içinde büyüyor, giderek daha hâkim hale geliyor. İşverenin sömürmekle başlattığı ‘yardım’ını zekat vs ile sürdürmesi ile Somali’ye yardım demagojisinin de apaçık sürekliliği mevcut. Sistemin toplam muhafazakârlığının kemikleşmesiyle rüzgârın kendilerinden yana tümgüçle estiğini hisseden Anadolu erkeklerinin eşlerini, eski eşlerini, sevgililerini, eski sevgililerini, erişebildikleri kadınları Norveçli faşist gibi tek tek vurmaları, vurmayanların da vurma tehdidiyle sindirmeleri, her yerde erkek egemenliğin önünün açılmasının bu tür somut saldırılarla taçlanması gibi, her örnekte koşulsuz işveren yanlısı, koşulsuz işçi karşıtı, çalışan haklarını neo-Özalizmin ülke ekonomisini ileri taşıması önünde bir ayak bağı olarak gören tümgüçlü iktidar döneminde de artık işverenler köle işçi getirmeyi dahi hayal edebiliyor ve bunu dillendirebiliyorlar.

Ayrıca bu meselenin Kürt siyasetiyle bir başka bağı daha bulunuyor. Sırrı Süreyya Önder, seçimlerden önce Express seçim özel sayısına verdiği bir mülakatta, biraz da radikal solun Kürt blokunda yer almasının bir gerekçelendirmesi olarak, günümüzde Türkiye’nin neredeyse bütün bölgelerinde işçi sınıfının temelde Kürtlerden oluştuğunu söylüyordu. Kritik bir nokta ve seçimden sonra da üzerinde durulmayı hak ediyor. Tuzla’daki işçilerden kot işçilerine, oradan mevsimlik işçilere kadar uzanan bir işgücü. Bu sahne Afrika’dan Müslüman köleler getirip asi Kürtleri tasfiye etme, ekonomiden ve Türk bölgelerinden de defedip bir bölgede sıkıştırma ve orada meseleyi zor yoluyla çözme tehdidine bizi götürüyor olmasın?

Eskiden Türkiye’nin bir sömürge mi olduğu yoksa kendisinin mi sömürgeci olduğu tartışmaları olurdu. Şimdiki emeller de Osmanlıcılık üzerinden tartışılıyor. Aslında yapılan neo-emperyal bir hayal olduğu için adı böyle konmakta. Yoksa sözgelimi Libya’daki itaatkar tutumlar son adamına kadar ezilmiş bir medyaya mahkum edilmiş olmasak hasta adam imgesiyle vs de tartışılabilirdi. Ama aslında daha çok soğuk savaş dönemi Türkiye’si ile hasta adama bir ayağı basarken diğer ayağını İstanbul’un fethinde tutan bir emperyal figür olarak o kadar güçlü olmayan Türkiye savaş boyalarıyla hem gücünü arttırmaya ihtiyaç duyuyor hem de daha güçlü gözükmeye. Savaş, saldırı, kavga, agresif bir ticaretle ve bir tür misyonerlikle birlikte zayıflıkları örten ve hatta zayıflıkları ilerde yok edeceğine inanılan bir formül neo-emperyal Türkiye için…

 

BİZİ TAKİP EDİN

360,158BeğenilerBeğen
55,851TakipçiTakip Et
1,088,365TakipçiTakip Et
7,986AbonelerAbone

BİRGÜN ÖZEL