Neo faşizme karşı neo-liberalizm mi?
İBRAHİM VARLI İBRAHİM VARLI

Fransa her yönüyle alışılmadık bir seçim sürecini geride bıraktı. Kazanan Marine Le Pen faşizmine karşı Emmanuel Macron’da yansımasını bulan neo-liberalizm oldu. Aşırı sağcı Le Pen’in ayak seslerinin tedirginlik yarattığı, ‘merkez siyaset’in çöktüğü ülkede “ne sağcıyım ne de solcu” diyen Macron, Fransız sermeyesinin ve Avrupalı egemenlerin de açık desteğiyle ipi önde göğüsledi.

Alman solunun önemli gazetelerinden Neues Deutschland’a göre Le Pen şahsında vuku bulan aşırı sağın/neo faşizmin geriletilmesi önemli ancak, ortada şimdi “veba mı, kolera mı” ikilemi var. Yani bir nevi ‘ehveni şer’ durumu söz konusu! Ve sol zamanında baba Jean-Marie Le Pen vakasında olduğu gibi şimdi de kızı Marine Le Pen’e karşı ikinci turda benzer bir psikolojiyle rakibine oy vermeye gidecek.

Macron ağır yara almış, işsizliğin, gelir adaletsizliğinin ve güvenlik sorunlarının tavan yaptığı, ekonominin durma aşamasına geldiği ‘müesses nizam’ın yeniden tesisi için aranan eleman. Genç, dinamik, güler yüzlü ve düzenin her istediğini rahatlıkla yerine getirebilecek birisi.

Kısa bir süre önce kurduğu “En Marche-Yürüyüş” hareketiyle hem iş dünyasının hem de farklı çevrelerin desteğini arkasına aldı. En büyük seçim vaatlerinden birisi “Şirketlere vergi indirimi ve 35 saatlik haftalık çalışma süresinin artırılması” olan finans uzmanı, iktisatçı Macron, tüm taşları yerinden oynatarak beklenmedik bir popülariteye ulaştı böylece.

•••

Macron, Sosyalist Parti’nin içinden çıksa da sosyalist değil. Partinin adı yanıltmasın. Klasik bir Batı Avrupa sosyal demokrat partisi olan Sosyalist Parti, Almanya, Hollanda ve İspanya’daki muadilleri gibi kendi egemenlerinin emrine amade.

Macron bir şeyi iyi becerdi. Olağanüstü hal, radikal İslamcı saldırılar, IŞİD katliamları ve ekonomik krizden etkilenen geniş kitlelerin merkez siyasete olan tepkisini iyi örgütledi. Zamanın ruhunu iyi okumayı başardı, gençler arasında büyük destek gördü.

Geleneksel olarak iki merkez parti Halk Hareketi Partisi (UMP) ve Sosyalist Parti (PS) arasında el değiştiren siyaset sahnesinde kendisini iyi pazarlamayı başardı. Yıllarca bakanlık yapmasına rağmen, hiç seçilmemiş olmasını da avantaja çevirdi.

Brexit felaketinin ardından, Avrupa’nın ikinci ekonomisinin de raydan çıkması felaket olurdu. Bu nedenle ‘Grande Nation’un bir Avrupa yanlısı tarafından yönetilebilmesi için tüm Brüksel camiası seferber oldu. Macron da onları mahcup etmedi, adeta AB’ye bir ‘ölüm öpücüğü’yle yeniden yaşam umudu aşıladı.

•••

Kısa bir süre öncesine kadar mevcut Cumhurbaşkanı François Hollande’ın en güvendiği isimlerden biri olan eski Ekonomi Bakanı Macron, Hollande göreve geldiğinde Macron Rotschild Bankası’ndaki finans departmanından ayrılıp kabinede yer aldı, iki yıl aradan sonra Ekonomi, Sanayi ve Dijital Bakanlığı’nın başına getirildi. Sonrasında istifa etti.

Macron’dan akılda kalanların başında “Macron yasası” adıyla bilinen “büyüme, istihdam ve ekonomik şartların eşitliği” hakkındaki yasa geliyor. Macron’un kendine özgü birçok alanı kapsayan sonuç vermeyen sosyal politikaları çoğu zaman eleştirilerin odağı oldu.

Fransa’da seçilmiş cumhurbaşkanı ikinci kez aday olabilir. 1974 yılından bu yana da hep öyle oldu. Hollande, hemen her alanda tökezlediği ve desteği yerlerde süründüğü için aday olmayı gözüne kestiremedi. Bu karar siyasi yelpazenin merkez sağ ve merkez solunda hesapları altüst etti. O dönem başbakan olan Manuel Valls, favori olmasına rağmen sağ kanadını temsil ettiği Sosyalist Parti içindeki önseçimi kazanamadı.

Hollande’ın yarıştan çekilmesi, Valls’in ise yarıştan kopmasıyla Macron’un önü açıldı. Bu durum Macron hakkında “Hollande’ın gizli silahı” yorumlarına neden oldu. PS seçmeni, partinin sol kanadını temsil eden Benoit Hamon’u aday belirledi. Hamon ancak beşinci olabildi.

•••

Macron kadar seçimin bir diğer ön plana çıkan ismi ise sosyalist solun ortak adayı Jean-Luc Mélenchon oldu. Bütün hadikaplara rağmen girdiği seçimde Fillon ile aynı oy oranına ulaştı, birinci Macron ve ikinci Le Pen ile arasında yaklaşık yüzde 4’lük bir fark oluştu sadece.

Seçimin bir diğer dikkat çeken unsuru da Hollanda’da Wilders’in ardından Fransa’da da aşırı sağın beklenileni elde edememesi oldu. Popülist aşırı sağ akımların yükseldiği bir dönemde Ulusal Cephe lideri Marine Le Pen’in durdurulması Avrupalı egemenlere rahat bir nefes aldırdı.

Ancak bu rahatlama geçici. Fransa ve Avrupa’yı zorlu bir gelecek bekliyor. Neoliberal yıkım politikalarının yarattığı tahribat yok edilmezse işsizlik, geleceksizlik, güvencesizlik girdabında kıvrılan kitlelerin aşırı sağcı Ulusal Cephe’ye yönelmeleri engellenemez. Bunların üstüne bir de Fransız emperyalizminin Ortadoğu ve Afrika başta olmak üzere ülke dışında üstlendiği misyonun yarattığı olumsuzluklar eklenince, bu süreçten en fazla nasiplenen aşırı sağ oluyor.

Fransa’da egemenler, Avrupa Birliği lobisinin de büyük deteğiyle şimdilik “neo faşizmi” ancak “neoliberal” sübabı devreye sokarak durdurabildi. Uzun vadede işe yaramayacağı aşikâr. Neoliberal politikalar yeni yıkımlar getirecektir.

Macron’un ikinci turda da seçilmesine artık kesin gözüyle bakılıyor. Herhangi bir siyasi partiye bağlı olmayan Macron’un nasıl yol alacağı ise meçhul. Parlamento desteği olmadan işleri yürütmesi hayli güç. Merkez partileri pusuda bekliyor olacak.

Parlamentoda çoğunluğa sahip olamayan bir Macron, seçim programını hayata geçirebilmek için her bir maddeyi tek tek meclisle müzakere etmek durumunda kalabilir. Böyle bir tabloda çok daha farklı bir beşinci cumhuriyetle karşı karşıya kalabilir Fransa!