Neoliberalizm, “Ahbap-çavuş kapitalizmi” ve Türkiye
09.09.2018 10:39 BİRGÜN PAZAR
Devletin yeniden yapılandırılmasına ilişkin tartışmalar, neoliberal düşünce içindeki belirsizliklere rağmen, “devletin piyasadan elini çekmesi” söylemi üzerinden yürütülür. Tutarsızlıklarına rağmen hakim söylem neoliberal düzenin devletin en asgari görevlerine dönmesi gerektiğini savunur

Ebubekir Aykut - Kansu Yıldırım

Türkiye kapitalizmi, bir krizini daha atlatacakmış gibi... Neoliberalizm sonrasını işaret eden önemli yapısal dönüşümlerin varlığından bahsetmekse güç. Benzer bir saptama dünya ölçeğinde neoliberal birikim tarzı için de geçerlidir. 2007-2008 Mortage krizinin atlatılmış olması ve neoliberalizme karşı mücadelelerin (Gezi, Occupy ve dünyanın diğer yerlerindeki anti-neoliberal hareketler) neoliberalizmi yenilgiye uğratamaması ve hatta doğru düzgün kazanım elde edememiş olması göz önüne alınması gereken bir gerçeklik.

Elbette Marksist bakış açısından “krizlerin atlatılması” krizlerin ertelenmesi anlamına geliyor. Ancak yine de üzerinde düşünülmesi gereken bir şeyler var. Eleştiricileri neoliberalizmi ve onun bir versiyonu olan Türkiye kapitalizmini “dayanıksız”, “istikrarsız” ve “krize” meyilli bir model olarak tanımlamasına rağmen, neoliberalizm ve Türkiye kapitalizmi her krizden güçlenerek çıkıyor. Krizin faturasını emekçilerin üzerine yıkmakta ise mahir. Olan biteni anlamak ve açıklamakta temel sorun genel ölçekte neoliberalizmin ve onun Türkiye versiyonunun eksik kavranmasında yatıyor.

Gerçekte varolan neoliberalizm
Çok yaygın olduğu üzere neoliberalizmi tanımlarken özellikle Milton Friedman ve Friedrich Hayek’in yazdıklarına ve onların yazdıklarını geliştiren düşünürlerin çalışmalarına; neoliberal ilkeleri savunan belli düşünce kuruluşlarının ürettiklerine; uluslararası finans kuruluşlarının, özellikle Dünya Bankası ve IMF’nin, yayımladığı raporlara ve borç verdiği ülkelere dayattığı programlara başvurulur. İddia odur ki, neoliberal dönüşüm süreci, bahsi geçen düşünceler, üretilen belgeler, raporlar ve dayatılan programlar vasıtasıyla gerçekleşir. Siyaset yapıcılar, Kuzeydekiler ağırlıklı olarak neoliberal düşünürlerin danışmanlığı, neoliberal ilkeleri savunan düşünce kuruluşlarının tavsiyeleri dolayımıyla, Güneydekiler ise Kuzeydekilerin yanı sıra dayatılan yapısal uyum programları vasıtasıyla neoliberal pratikleri hayata geçirir.

Yukarıdaki tanımlamayı düşüncelere, programlara ve ilkelere açıklayıcı önem verdiği müddetçe idealist olarak tanımlamak yanlış olmasa gerektir. Bahsi geçenlerin neoliberalizm içindeki yeri yadsınamaz ancak gerçekte varolan daha karmaşıktır. İsveç’teki neoliberal uygulamalar, ABD’deki ve Türkiye’deki neoliberal uygulamalardan farklı olacaktır ve farklıdır da.

“Gerçekte varolan neoliberalizm” tanımlaması neoliberalizme hakim eğilimlerin ilgili ülkeye özgü karakteristiklerle birlikte tartışılması gerektiğine işaret eder. Hatta neoliberalizmi tanımlayan hakim eğilimlerin ülkeye özgü karakteristiklerle birlikte çarpıtıldığı, yeniden tanımlandığı ve gerekirse uygulanmadığı da aşikardır. Ülkeye özgü karakteristikler sınıflararası güçler dengesinin mevcut durumu, geçmişten devralınan kurumsal yapı ve konjonktür tarafından şekillenir. İlgili siyasal iktidarı şekillendiren ittifaklar, seçime yönelik kaygılar, mevcut anayasal ve kurumsal düzenlemeler ve ilgili ülkenin dünya ekonomisi içindeki yeri ilgili ülkenin neoliberal uygulamaları tartışılırken dikkate alınması gerekir.

Devletin rolü
Neoliberal düşünce ile neoliberal uygulamalar arasındaki önemli bir uyuşmazlık da devletin rolüne ilişkindir. Neoliberal düşünce içinde devletin rolü üzerine bir oydaşma yoktur. Bir yanda devletin serbest piyasanın ve düzenin kurucu unsuru olduğunu belirten ordoliberaller bulunur; Friedman ise “minimal devlet”i savunur; Hayek ise genel kurallar koyan, bu kuralları koruyan ve gerektiğinde bireysel özgürlüğü korumak için müdahale eden bir yaklaşımı benimser. Belki oydaşma Keynezyen refah devletinin reddedilmesi üzerinedir ve söz konusu devletin piyasa merkezli olarak yeniden yapılanması esastır (neoliberal devletin kurucu mu olacağı, minimal mi olacağı, yoksa “hukuk devleti” mi olacağı bu bağlamda tartışılabilir).

Devletin yeniden yapılandırılmasına ilişkin tartışmalar, neoliberal düşünce içindeki belirsizliklere rağmen, “devletin piyasadan elini çekmesi” söylemi üzerinden yürütülür. Tutarsızlıklarına rağmen hakim söylem neoliberal düzenin devletin en asgari görevlerine dönmesi gerektiğini savunur. Hakim söylemi eleştirenlerin bir kısmı da her ne kadar neoliberal devletin minimal bir devlet olmadığını kabul etseler de daha öncesinde devletin müdahil olduğu alanların serbest piyasaya açıldığı/devredildiği konusunda hemfikirdir.

Oysa gerçekte varolan neoliberalizm tanımı gerçekliğin biraz daha farklı olduğuna dikkat çeker. Nasıl neoliberal düşünceler, ilkeler ve programlar doğrudan uygulamaya konulmadıysa ya da konulamıyorsa, neoliberal devletin rolü konusundaki düşünceler de gerçekliği eksik olarak tanımlar. Sadece neoliberal önerilerin hayata geçirilmesinde devletin artan rolüne dikkat çekmek yetmez, dahası devlet neoliberal düşünce, ilke ve programların aksi yönünde de müdahalede bulunmaktadır.

neoliberalizm-ahbap-cavus-kapitalizmi-ve-turkiye-508288-1.
Türkiye kapitalizmi, bir krizini daha atlatacakmış gibi... Neoliberalizm sonrasını işaret eden önemli yapısal dönüşümlerin varlığından bahsetmekse güç. Benzer bir saptama dünya ölçeğinde neoliberal birikim tarzı için de geçerlidir. 2007-2008 Mortage krizinin atlatılmış olması ve neoliberalizme karşı mücadelelerin (Gezi, Occupy ve dünyanın diğer yerlerindeki anti-neoliberal hareketler) neoliberalizmi yenilgiye uğratamaması ve hatta doğru düzgün kazanım elde edememiş olması göz önüne alınması gereken bir gerçeklik.



Friedman’ın 2000’li yıllarda Newsweek’deki köşesinde danışmanı olduğu Reagan’ın döneminde artan bütçe açıkları ve alınan korumacı önlemleri ikiyüzlülük ve şizofreni ile yaftalaması ilginçtir. Diğer yanda neoliberal dönemde hükümet harcamalarının belirgin bir şekilde azaldığı ve devletin düzenlediği alanların sınırlandığı iddiası da doğru değildir. Cohen ve Centeno, gayri safi milli hasılaya oranla ortalama devlet harcamalarının yüzdesinin 1980’lerde 15,6, 1990’larda 15,6 ve 2000’lerde 14,8 olduğunu belirtir1. Ayrıca artan sözde bağımsız düzenleme kurulları devletin müdahale alanın ne kadar genişlediğini gösterir.

Elbette “gerçekte varolan neoliberalizm” kavrayışı neoliberal uygulamaların sonucu olan emeğe yönelik saldırıları ve artan eşitsizlikleri göz ardı etmez. Özelleştirmeler, emek piyasasının esnekleştirilmesi ve emeğin disipline edilmesi, ticari ve finansal liberalizasyon, vergi reformu ve benzeri neoliberal uygulama önerilerinin önemini kabul eder. Ancak neoliberal uygulamalar ilgili ülkeye özgü özellikler taşır ve doğrudan somut içerisinde şekillenir. Bu anlamda neoliberalizmin somutta ortaya çıktığını, 1973’teki krize ve 1960’ların sonu ve 1970’lerin başında artan işçi sınıfı mücadelesine cevap olarak şekillendiğini söylemek daha doğru olacaktır. Neoliberal düşüncenin ise söz konusu somutu yüzeysel olarak formüle ettiğini ve “sağduyu”ya çevirmeye çalıştığını söylemek mümkündür.

Ahbap-çavuş kapitalizmi ve Türkiye
2007-2008 krizi sonrası kapitalist ülkelerde ve Türkiye’de de birtakım değişikler yaşandı. Gelişmiş kapitalist ülkeler batan bazı finansal şirketleri kurtarmak için ilgili şirketlerin hisselerini satın aldı, bazı kurtarma paketleri açıklandı. Neoliberalizm içindeki kriz sözde neoliberal ilkelere aykırı olarak devlet müdahalesini çağırdı. Hatta bazı ülkelerde yüksek gelirlerden ve lüks eşyalardan alınan vergiler arttırıldı. Krizin Türkiye’deki etkisi bu ölçüde belirgin müdahaleleri gerektirmedi ama Türkiye’deki neoliberal uygulamalar da dönüşmeye başlamıştı. Sonraki yıllarda da hem IMF ile stand by anlaşması uzatılmamıştı hem de Avrupa Birliği ile olan ilişkiler bozulmuştu.
Dönüşen söz konusu uygulamalardan öne çıkanları ihale usullerinde siyasal iktidarın müdahalesini artıran düzenlemeler ve bunun sonuçları ile bağımsız düzenleyici kurullar içerisinde siyasal iktidarın etkisini artıran düzenlemeler ve bunun sonuçlarıydı. İhale Kanunu’nda yapılan değişiklikler (özellikle ihale biçimlerinin ve koşullarının değişmesi) sonucu siyasal iktidara “yandaş olan şirketler” ihalelerin çoğunluğunu almaya başladı. Yabancı sermaye ve TÜSİAD çevresinde toplanan sermaye gruplarının ihalelerdeki payları düştü. Öte yandan bağımsız düzenleyici kurullarda artan siyasal iktidar etkisi ilgili sektörde “yandaş şirketler” lehine alınan kararlarda ortaya çıkıyordu. (Neo) Liberal düşüncenin bakış açısından sonuç devletin serbest piyasaya müdahalesiydi. Kısa bir neoliberal dönemden (2002-2007?) sonra Türkiye’ye özgü “ahbap-çavuş kapitalizm”ine geri dönülmüştü.

Hatta bazılarına göre Türkiye’de parlamenter düzenden Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçişe ahbap-çavuş kapitalizminin bir tür kaba versiyonuna geçiş eşlik etti. Artık ekonomik kararlar tek bir lider tarafından alınıyor, yandaşı zengin eden bir “talan” “rantiye” ekonomisi hüküm sürüyordu, üretim yerine varolan kaynaklar tüketiliyordu. Bu perspektiften bakanlar için yaşananlar neoliberal modelin ihlaliydi. Türkiye bu koşullarda toplumsal bütünlüğünü yeniden üretememekte ve “ahbap-çavuş kapitalizmi” krize neden olmaktaydı (burada benzer saptamanın 1997 Asya krizini açıklamak için kullanıldığını hatırlamak gerekiyor).

Söz konusu saptamalar muhalif bir düşünürün kaleminden dökülüyor ve bazı liberal düşüncelerle birçok ortak noktayı içeriyor. Liberaller de ahbap-çavuş kapitalizmini krizin nedeni olarak tanımlıyor ve bahsi geçen muhaliflerden farklı bir biçimde çözüm olarak hukukun üstünlüğünü öneriyorlar. “Hukukun üstünlüğü” çözümünün ana muhalefet partisinin de ana sloganlarında biri olduğunu da hatırlamak gerekli ve bunun olsa olsa “güleryüzlü neoliberalizm” önerisi olabileceğinin hakkını teslim etmek gerekir!

İlk bölümde yapılan saptamalar ışığında Türkiye’de gerçekte varolan neoliberalizm “kayırma ekonomisi”, ahbap-çavuş kapitalizmi ile tanımlanmaya çalışan bazı uygulamalar ile iç içe geçmiştir. Bu çerçevede olan biten neoliberalizme aykırı değildir, ya da onun ihlali değildir. Siyasal iktidarı oluşturan ittifaktan bir fraksiyon gücünün yettiği ölçüde devlet olanaklarını kendi lehine kullanmaktadır. Neoliberal kapitalist devletin piyasadaki bütün aktörlere eşit olmak gibi zorunluğu yoktur ve kapitalist devlet içerisindeki fraksiyonlar güçler dengesine bağlı olarak devletin kaynak aktarım mekanizmalarını kullanmaya çalışır. Sadece Türkiye’de değil ABD’de de böyledir; 2008 krizinde yapılan kurtarma programlarının bütün şirketleri değil bazılarını (Lehman Brothers gibi) içerdiğini söylemek gerekir.

Sonuç
Yukarıdaki tartışmalara birkaç not düşerek belirtelim. Ahbap-çavuş kapitalizmi tek başına Türkiye kapitalizmini açıklamaya elverişli değildir. Bu ahbap-çavuş kapitalizmi ile kastedilen uygulamaları göz ardı etmek anlamına gelmez. Gerçekte söz konusu uygulamalar Türkiye’de “gerçekte varolan neoliberalizm”in bir parçasıdır. Dahası ahbap-çavuş kapitalizmi kapitalist devlet tipine içkin bazı gerçekleri yok sayar. Kapitalist devlet, sınıflar ve sermaye fraksiyonları karşısında tarafsız değildir. Kapitalist devletin hakim sınıfın örgütleyeni olması belli sermaye grupları karşısında yansızlık anlamına gelmez. Son olarak, “ahbap-çavuş kapitalizmi”, “talan ekonomisi”, “kayırma ekonomisi” tanımlamaları ima yollu da olsa “hukukun üstünlüğüne dayanan” “güleryüzlü neoliberalizm” yanılsamasını besler ve yeşertir.

1 Cohen, Nathan Joseph and Miguel Angel Centeno (2006), ‘Neoliberalism and Patterns of Economic Performance 1980–2000’, The ANNALS of the American Academy of Political and Social Science, 606(1), July, 32–67.