Nereden nereye, Nick Cave!
SEVİN OKYAY SEVİN OKYAY
Bazı şeyleri yazmak için bir bahaneye ihtiyacı olmaz insanın. Nick Cave de bunlardan biri

Bazı şeyleri yazmak için bir bahaneye ihtiyacı olmaz insanın. Nick Cave de bunlardan biri. Ama bu sefer bir gerekçem de var: The Guardian’ın kültür bölümünde Bleddyn Butcher’ın Nick Cave fotoğraflarından oluşan kitabıyla yüz yüze geldim. Bu foto-kitabın adı ‘A Little History: Nick Cave & Cohorts, 1981-2013’. Daha da hoş tarafı, kitaba Somerset House’ta önümüzdeki ay açılacak bir serginin eşlik edecek olması. Elbette kitabı oluşturan fotoğrafların sergisi. Her ne kadar ona gücümüz yetmezse de, kitabı edinebileceğimiz ümidiyle, Butcher’a buradan selamlarımızı yolluyoruz.

Lafın arasına laf sokmama itirazınız olmazsa (yoktur inşallah), kendisinin Kasap anlamındaki soyadından yola çıkarak, bir Nick Cave söyleşimden birkaç soru-cevap alıntılamak istiyorum:

“Kasap’ı (Chopper) gördü mü acaba?

“Evet, gördüm.”

Kendisinin de bir başka halk kahramanı / katile benzerliğinden söz edilirdi. Ned Kelly’den. Zaman zaman ortaya çıkan, eski dönemlerinden kalma bir ‘Ned Kelly kişiliği’ olduğu söylenirdi.

“Gazeteci değil mi? Ne olsa yazar.”

Sonra bana şöyle bir bakmış (Hilton’un lobisindeyiz), “Geçen sefer sen bana soru sormuş muydun?” demişti.

Basın toplantısında mı? Evet. İki tane.

“Seni hatırlıyorum.”

Toplantıdan çıkarken de koluma dokunup, “İyi sorular” demişti zaten.

Oysa biz o toplantıda karşımıza fevkalade halim selim, saçını efendi gibi kesmiş, evli-barklı bir Nick Cave çıktığı için, konsere titreyerek gitmişiz:

“...bir an paniğe kapılmıştık, yoksa kara karga kralımız ötücü cinsten bir küçük kuş mu oldu diye. Neyse ki öyle bir şey söz konusu değilmiş, sahneye çıkınca işin rengi belli olmuştu. Açıkhava’yı baştan sona adımlayan Cave, çok şükür, halen kötü çocuktu, hem de en hasından. “Ancak şu var ki Nick Cave onlarca yıl boyunca hep yaratıcı kalmış, işini her şeyden üstün tutmuş, hep disiplinli çalışmış bir kötü çocuk. Kayıt yapmadığı ya da turnede olmadığı zaman her gün çalışmak için bürosuna gidiyor.

Cave’in resimlerini ilk kez 1981’de çekmeye başlayan Avustralyalı Bleddyn Butcher’ın fotoğraflarında farklı Cave’ler görüyoruz. Bir de film var, o da sergi ile kitaba yol arkadaşı olacak. Iain Forsyth ile Jane Pollard’in yönettiği ‘20,000 Days on Earth’ın senaristlerinden biri Cave, dış ses olarak da katkısı var. Hem esrarını çözsünler diye onlara teslim olmuş gibi, hem de kendi mitini ve ‘persona’sını bizzat yönetiyormuş gibi.

Ama filmin çok samimi anları da var. Pek çok bölüm de onun alışma şekli ve renkli kişisel tarihi konusunda bizi aydınlatacak, heyecanlandırıp büyüleyecek. Kendi adıma konuşuyor da olabilirim. Çünkü düpedüz hasta bir Nick Cave hayranıyım. Cave, sabık model eşi Susie Bick ve ikiz oğullarıyla (Arthur ve Earl) oturduğu Brighton’ın sokaklarında dolaşıyor. Arkadaki yolcularıyla sohbet ediyor. Aralarında Ray Winstone, Kyle Minogue ve en önemlisi, vaktiyle birlikte çalıştığı için adını yıllarca Nick Cave and the Bad Seeds, ayrıca Einstürzende Neubauten ile andığımız Blixa Bargeld (Hans Christian Emmerich) de var. Cave, dünyanın her yerinde sahneye çıkmış ve vazgeçilmez Einstürzende Neubauten’i 1980’de kuran kişi olarak ilah mertebesine yükseltilmiş Blixa’nın 2003’te aniden Bad Seeds’den ayrılmasına halen üzülüyor. Winstone ona hâlâ çalmayı seviyor mu diye sorunca da, tereddütsüz, “Bunun için yaşıyorum” diyor.

Veda etmeden, 0 eski çevirilerden bir de ikizlerin Saddam oyununu alıntılayalım:

“...Yatak odasına bir gittim, put gibi ayakta duruyorlar. Derken pat diye düştüler. Heykelmişler çünkü, oyunun adı da ‘Saddam’ın Düşüşü’. Sonra kalkınca da biri diğerinin kafasına papucuyla bir tane indirdi. Daha üç yaşında yoklardı.”

Yani, ‘Nature Boy’da olduğu gibi, “sıradan kıyım, rutin mezalim”. Demek politize oldular...

“Maalesef, önüne geçilmiyor. Ayrıca müthiş bir hafızaları da var. Koca bir harita astım duvara. Bütün ülkelerin yerlerini biliyorlar. Daha dört yaşındalar. Bir yer gösteriyorum, söylüyorlar: Irak, Vietnam, Kuzey Kore. Partilerde gösteriş yapmak için bire bir. Gelin bakayım, evladım. Burası neresi? Çek Cumhuriyeti, Türkiye.”

Vaktini almak istemeyiz. Son bir soru soralım.

“Yo, çok hoş. Söyleşi değil ki bu, sohbet gibi. Mesele yok.”

Ben daha kendime gelemeden, ayrılırken de (gene) koluma dokunmuştu: “İyi sorular.” Eh, işte insan bu kadar uzun zamandır gazetecilik yaparsa, torbasında her zaman işe yarar şeyler buluyor.