Newroz’un Hawar hali
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Karanlığın içinde neler olup bittiğini görebildiniz mi? Hacı Zengin’in, Newroz’u kutlamak istediği için öldürüldüğü zaman, bir anda baharın müjdecisi güneşli bir günü yaşayan sokakların nasıl karanlığa gömüldüğünü... Yakılan Newroz ateşleri olmasa kapkara olacaktı ortalık, kapkara ve sessiz... Sonra Fırat Aytış adlı 15 yaşındaki bir çocuğun, Newroz kutlamalarını engellemek isteyen polisin hışmına uğrayışını, kendisine güvenli bir yer ararken, bu defa da medyanın “hassas vatandaşlar” ya da “bir grup genç” olarak lanse edip kolladığı linç çetelerinden birinin eline nasıl düştüğünü ve linç girişiminden mucizevi bir biçimde sağ kurtulup ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldığını da mı görmediniz?

Karanlık, yaşanan her acıyla birlikte koyulaşırken, yakılan Newroz ateşlerinin alevleri daha da yükseliyordu gökyüzüne doğru. Sonra gecenin ilerleyen saatlerinde, linç girişiminden yaralı olarak kurtulan Fırat Aytış’ın öldüğü haberi yayıldı karanlığın içinde. Bir çocuğun ölüm acısı, o ölümün neden ve nasıl olduğu bilgisiyle katlanılmaz bir hal almıştı ki, ölüm haberinin doğru olmadığı ortaya çıkınca azıcık nefes alıp, bize, biz karanlıkta yaşamaya alışmış, alıştırılmış olanlara döndüm yüzümü ve düşünmeye başladım. Hacı Zengin’in sedyede çekilen fotoğrafı, bir yara gibi içimde büyürken, başkalarının acılarına olan duyarlılığımızdaki azalmanın, yaklaşan felaketin en önemli kanıtı olduğu fikri, o yaranın içinden dışarıya aktı kana bulanmış bir halde...

Sessizdi ortalık... Sadece Newroz ateşinin başına toplananlar birbirlerinin yüzünü görebiliyordu. Karanlığın içinden gelen siren ve uluma sesleri, ateşin etrafına toplananları kuşatsa da, korkutmuyordu artık onları. Güçlerini göğe yükselen ateşten mi, yoksa kederlerinden mi alıyorlardı bilmiyorum ama yüzlerinde gördüğüm ışık, sadece alevlerin yaydığı ışıktan ibaret olamazdı.

Bir çocuk, sırf Kürt olduğu için ya da başka bir gerçekliğe inandığı için öldürülebilirdi linç çeteleri tarafından. Çocuklar daha önce de defalarca öldürülmüştü, bombalar ve mermilerle de... 14 yaşındaki Ceylan’ı havan mermesiyle öldürmüşlerdi mesela koyun otlatırken. Savcı bile olay yerine gitmemiş, gidememişti...

“Fırat yaşıyor”, böyle söylediler ölüm haberi yayılınca. Sanki o an Ceylan da, Canan da, Uğur da ve öldürülen diğer yüzlerce çocuk da bir an canlanıp Newroz ateşinin başına üşüşeceklermiş gibi hissettim, “Fırat yaşıyor” çığlığının yaşattığı sevinçle... Yaşıyordu Fırat, ama karanlığın içinde yaşadığı bilgisi bedenine kazınmıştı bir kere... Hacı Zengin’in bedeninde yazılacak acı kalmamış ve zılgıtlarla sonsuzluğa uğurlanmıştı. Hacı Zengin’in ardından tutulan yas, gelen yeni saldırı haberleriyle daha bir derinleşiyor, yaşanan acı ve çaresizlik insanları birbirine daha çok yaklaştırıyordu. Kaybedecek şeyleri yoktu, çaresizliklerinden başka. Evrim Alataş, bir yazısında bu durumu şöyle tanımlar: “Kürdün bir son hali vardır. ‘Hawar’ hali. İsyan ve imdat, ikisinin karışımıdır bu aslında. Elinde hiçbir şeyi kalmadığı zaman, sakallarını yolmaya başlayan bir yaşlı adam ya da yüzünü tırnaklayan bir yaşlı kadın hali... Bu noktaya gelince ne Tanrı'dan umudu kalır, ne kuldan.”

Karanlığın içinde politikacıların nutukları, siren sesleri, linç çığlıklarıyla çoğalan o korkutucu homurtular, ateşin başında bekleyen yöresel giysiler içindeki Newroz insanlarının halaya durmasıyla kesildi bir an. Dans edenlerin bedenleri, alevlerin içinde bir görünüp bir kayboluyor, gökyüzüne uzanan alevlerin ışığı yıldızlara değiyordu neredeyse. Bu ‘Hawar’ hali, herkesi alevden giysiler giymiş gibi göstermekle kalmayıp, güneşin önünü kapatan kara bulutları teker teker çekip Newroz ateşinin içine atıyordu.

Karanlığın içinde yaşamaya alışmış, alıştırılmış olanlar, bir halkın neden türlü yasaklamalara, baskılara, dökülen kana ve gözyaşına rağmen inatla Newroz ateşine doğru koştuğunu anlayamazlar. Bir çocuk linç mi edilmeye çalışılmış, umursamazlar. Onun da kendileri gibi karanlığa alışmasını isterler, alışmıyorsa karanlığın içinde pusuya yatmış linç çetelerinin eline ya da asit kuyularına düşsün diye beklerler... Karanlığın içinde birbirlerinin yüzlerini göremedikleri için, kilitli sandığa benzeyen kalplerinin içinde unutulup kalmıştır vicdanları...

Acı olansa, Newroz ateşine en çok ihtiyaç duyan, karanlığın içinde yaşamaya alışmış, alıştırılmış olanlardır gerçekte. Onları karanlıktan kurtarıp vicdanlarını özgürleştirecek olan hakikati Newroz ateşinin aydınlığı olmaksızın bulamayacaklarını, hakikatin iktidar ve iktidar mekanizmaları tarafından üretildiğini bilmezler ya da bilmezden gelirler. Yaşadığımız topraklar, eskimiş nükleer santralleri andıran iktidar mekanizmalarının tehtidi altında radyasyon çölüne dönüşmüş, vicdanları buharlaştırarak üzerinde bulunduğumuz siyasi zemini azar azar yok ederken, hakikat mühendisleri, yeni santraller tasarlıyorlar şimdi, açılımlarla, operasyonlarla... Halbuki herkesin kendi yakacağı Newroz ateşinden üreteceği hakikate ihtiyacı var. Gerçek ve somut olduğu kadar, düşsel ve soyut olan alevleriyle Newroz ateşine... Şiirsel hakikate...

21 Mart 1960’da, Güney Afrika’nın Sharpeville kentinde apartheid paso yasalarını protesto etmek isteyen göstericilere polis tarafından ateş açılmış ve 69 kişi hayatını kaybetmişti. O günün anısına her 21 Mart’ta Uluslararası Irk Ayrımı ile Mücadele Günü kutlanıyor, Newroz Bayramı ve Dünya Şiir Günü’yle birlikte...