Nezihe Meriç’i anımsamak…
30.10.2016 10:22 BİRGÜN PAZAR
Dünya bozuk düzense… Kendi çevresinde ve güneşin çevresinde dönüşü hiç bitmiyorsa… O zaman bizim saçma halimizi paylaşıyor demektir. Ve bitmez bu döngü…

EREN AYSAN

Güneşli bir sonbahar gününde içi yanıyor sokakların. Tam saklambaç havası. Ama İstanbul’da oyun arkadaşlarımı bulamam. Zaten annem ve babamla geldiğim, üç beş gün geçireceğimiz bu kentte zamanı iyi değerlendirmemiz lazım. Gündüzler benim… Sabahtan hava kararıncaya kadar tepe bayır dolaşıyoruz. Yerebatan Sarnıcı’ndan Topkapı Sarayı’na, Kapalıçarşı’dan Yıldız Sarayı’na… Sonra ver elini Büyükada… Gezmediğim, görmediğim, bilmediğim ne kadar yer varsa… Geceler ise onların. Çaresizim… Elime bir kalem tutuşturuluyor. Öyle kağıda filan gerek yok. İki kadeh içilen masalarda peçeteler ne güne duruyor? Resim yapmaktan sıkılınca ip atlıyorum. Bir iki üç… Güm… Dizim mi kanıyor? Gözyaşlarımı sonlandırmam için Nezim tekerlemeye başlıyor: “Karga karga gak dedi / çık şu dala bak dedi / çıktım baktım bu dala / bu karga ne budala!” Bense dizimi göstererek yanıtlıyorum onu: “Bu karga topal karga!” Şen kahkahalar… O gün bir bakıma ismimi de kendim koymuş oluyorum. Hatırladığım en eski Nezihe Meriçli anılardan biri bu… Tuhaf ama mekan İstanbul… Onlar Ankara’dan gideli epey olmuş demek… Niyeyse taşınmalarına dair bir ayrıntı, iz, im yok usumda. Sanki hep Ankara’da kalacaklarmış gibi… Yıllar yıllar sonra Ankara Öykü Günleri’nde Leyla Ruhan Okyay, “Nezihe Meriç’le senin çocukluğunu konuştuk” diyor. Geniş bir gülümseme yayılıyor dudaklarıma.

İki binli yılların başlarında çıkan “Üçüncü Öyküler” dergisi “Nezihe Meriç Dosyası” hazırlıyor. Yirmili yaşların başındayım. Dergiyi çıkartan Kadir Yüksel arkadaş soruyor, “Füsun Akatlı ile Bahriye Çeri yazacak dergide. Sen de yazar mısın?” Kalbim hızlı hızlı atıyor heyecandan. Çocuksu yazım yayımlananı bir hafta geçmiş olmalı... Telefon… Bir kadın sesi, capcanlı: “Topal Karga!” Çığlık atıyorum: “Nezim… Unutmamışsın.” ( Nezihe Teyze deyince kızardı hemencecik) Yazı yazmam için gönendiriyor. Oysa en bungun, en umutsuz, en kötü günlerin içinden geçiyorum. Şimdiki gibi…

Belki de o yüzden günlerdir Nezim kendini hatırlatıyor bana. Ne diyordu “Dünyada Teknik Arıza” öyküsünün başında: “Dünya, özek çivisi oynadığı günden beri, hem kendi çevresinde, hem de güneşin çevresinde bozuk düzen olarak fır dönüyormuş diyorlar!” Dünya bozuk düzense… Kendi çevresinde ve güneşin çevresinde dönüşü hiç bitmiyorsa… O zaman bizim saçma halimizi paylaşıyor demektir. Ve bitmez bu döngü… Tıpkı Sisyphos’un kayanın daha doruğa varmadan yuvarlanmasına engel olamaması gibi. Edip Cansever mi demişti, “Sisyphos Şehveti” diye? Ne zaman acımızdan haz almaya başladık acaba?

Nezim boncukları diziyor, bazen renkli renkli iplerle onları birbirine tutturuyor, bazen işlenmiş bir bez parçasına dikiyor. Akıl almaz güzellikte kolyeler, bilezikler yapıyor. Bir kısmını sevdikleri için tasarlıyor. Hediye ettiği kankırmızı boncuklu kolyeye gözüm gibi bakıyorum şimdi.

Sözcüklerine de sıra sıra dizdiği boncuklar gibi özeniyor. Genellikle birinci kişi adılıyla yazılan ancak ‘ben’in dışındakileri de karakter boyutuna taşıdığı için kapıları zorlayan, okurun göz açıp kapayıncaya kadar farklı farklı mekanlara gittiği öyküler yaratıyor. Ayakları sağlam basan, bu nedenle günümüz modası aşırı fantaslikten ve metafizikten uzakta, ‘sıradan insanların’ yaşamlarındaki ‘kısa zaman dilimleri’ni sanki hedef seçen metinler kaleme alıyor. Bununla birlikte her öyküsünü okuduğumda şöyle bir duygu yerleşiyor içime: Öykülerin başlangıcından öncesini ve bitiminden sonrasını hiç yazmamış gibi. Ama onu okuyanlar, öykülerinin yazmadığı bölümlerine de kaptırıveriyorlar kendilerini. Olmayanı düşlemeye zorlamak! Ne büyük bir yaratıcılık!

Onun öykülerinin bir başka özelliği de, iç aksiyonun kısa öykülerinin odağında oluşu… Kendini öykü kişilerinin anlık ve yalın konuşmalarında, sıradan davranışlarında gösteren iç eylem zaman zaman susku noktalarında itici bir güç olarak karşımıza çıkıyor. Bir genç kızın hastalık öyküsü olan Bozbulanık’ta, Bilge’nin sayıklamalarına yer veriliyor: ‘Galiba sarhoş oluyorum. Bu iş Birsen’in işi. Ateşim var. Öksürüyorum der misin? Hemen konyaklı çayı dayadı burnuma. Hem de koca bardakla! Adnan gelip bu halimi gorse. Sahi ben hastayken hiç görmedi.” Öykünün neredeyse tamamını oluşturan bu iç konuşma iç aksiyonun da basamağını oluşturuyor. Ne güzel, Nezim hayatta gibi yazıyorum şimdi bu satırları…

İstanbul’da o olağanüstü boğaz manzaralı evlerinde koltuğa gömülmüş oturuyorum. Salim Amca’nın üzerinde kalın bir hırka olduğuna göre kurt kışı kendini iyiden iyiye hissettirmiş olmalı. Nezim vişneli turta yapmış. Turtanın yüzünü resim gibi özene bezene renklendirmiş. Elini neye atsa yakışıtırır derler ya… “İyi de bu yenmez ki, ancak seyredilir” diyorum. Renkleri, yan yana dizdiği kaseleri, kenarlarını işlediği peçeteleri, olduğu gibi sözcükleri, dizeleri yan yana getirme ustası o. Kendisi de sesleniyor şimdi kulağıma: “Bazen öyküye öylece başlarım, bittikten sonra adını koymakta zorlanırım. Şiir kitaplarını bir bir elden geçiririm. Not defterlerimi okurum. Bildiğim atasözlerini, deyimleri, küfürleri, türküleri, aklımda yer etmiş şarkıları düşünürüm. Sözlüklere bakarım. Uzun iştir benim ad koyuşum.”

Annem 1980 öncesi TDK’da “sözlük kolu”nda çalışmaya başlayıp, ardından bağımsız sözlük hazırlayan bir dilbilimci. O yıllarda bilgisayar hak getire! “Fiş” adını verdiği küçük kağıtlarda tek tek sözcükler, anlamıyla yazıyor. Hemen altında da sözcüklerin kullanıldığı örnekler… Bir süre sonra salonun bir köşesi “A” maddesi… Yatak odasına doğru “B” maddesi… Mutfak masası “C” maddesi… Bize yer kalmıyor. Dahası sözlükçülük memlekette cefakâr bir uğraş. İntihale açık… İspatı yok! Sözcüklerin kullanıldığı örnekleri ise dil ustası yazarlardan seçiyor. En çok, Orhan Kemal, Selim İleri ve Nezihe Meriç’ten seviyor örneklendirmelerini! Türkçesi pırıl pırıl, şıkır şıkır, apaydınlık yazarlardan. Çünkü onlar annemin deyişiyle anlamı “cuk” diye yerli yerine oturtuyorlar. Bir ara bunu Nezim’e anlatınca gözleri doluyor.

Bense Nezihe Meriç denildiğinde “Hışhışi Hançer” öyküsünü seviyorum en çok. Hayatlarımız kadın cinayetlerinin ortasında bir pazar yerine dönmüşken, tekmeci, taklacı adamlar gözyaşlarımızı kalbimize akıtmamızı sağlıyorken, dahası bütün bunlar bağrı açık bir biçimde siyasal islam organizasyonuymuş edasıyla savunulurken… Bir kadının toplumsal baskılara karşı direnme öyküsüdür bu… Antik Yunan Tiyatrosu’nda olduğu gibi koro halkın sözcüleridir. “Namus” üzerine en saplantılı fikirler de koro üzerinden çıkar. Bakire olmayan bir kızın sevdiği erkekle olan ilişkisi masaya yatırılır. Erkeğin kızdan ayrılması tüketilmiş bir ilişki olarak değil kızın cinselliğini rahat yaşamasına denk düşürülür. Tek perdelik bir tiyatro oyunu olarak da düşünülebilecek Hışhışi Hançer onun vurgun olduğu tek perdelik bir tiyatro oyunu bile sayılabilir. Aradan çıkan tek ses kızı savunur savunmasına ama sesi o kadar cılızdır ki… Çünkü Nezihe Meriç sahiciğin sesidir. İçtenliğin, doğallığın, karşılıksız sevginin, yalınlığın incelikli sesi… Tıpkı kendi gibi…

Belki de onları, Nezihe Meriç ve Salim Şengil’in içinde bulunduğu o kuşağı bu yüzden çok özlüyorum.