Nobel’in ‘barışçısı’nı Ruandalılara sorun
MUSTAFA K. ERDEMOL MUSTAFA K. ERDEMOL
Önceki gün hayatını kaybeden Kofi Annan sanıldığı gibi barışı koruyamamış, Kongo ve Bosna’daki katliamlarda etkisiz kalmış, Ruanda Katliamı’nın ise sorumluları arasındadır

Yıl 2011, aylardan Aralık. Irak’ın işgalinin üzerinden hayli zaman geçmiştir. ABD’nin Missouri eyaletindeki Truman Başkanlık Kütüphanesi’nde konuşuyor Kofi Annan. “Hiçbir ulus, diğerlerinin üzerinde üstünlük arayışı içinde olamaz” sözleri dikkat çekicidir. Konuşmasındaki asıl vurucu nokta şudur: “ABD küresel insan hakları hereketinin öncüsü ise ‘terörizmle mücadele de dahil’ ABD Prensipleri’ne sadık kalarak bu öncülüğünü sürdürmelidir.”

Eski BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın, “ABD Prensipleri” dediği nedir, tartışılır. Bu prensiplere fazla değer verişi, ABD’yi de bu prensipleri uygulamaya çağırması samimiyetten uzaktır. Ama konuşma gittikçe daha da sertleşir; “Hiçbir devlet kendi eylemlerini başkalarının eylemlerine dayandıramaz. Dünya, askeri seçeneği, geniş çapta kabul gören normlara uygun olarak kullanıldığında meşru kabul eder.” Kısa bir süre sonra BBC’yle yaptığı söyleşide daha da ileri gider: “Irak’ta durum Saddam Hüseyin döneminden de kötü.”

Bu ve buna benzer eleştirilerini BM Genel Sekreterliği görevinden ayrıldıktan sonra yapmasının belki bir önemi yoktur, ama sonuçta BM’den karar çıkmadan gerçekleştirilmiş Irak işgalini yıllar sonra da olsa, söz konusu kurumun yaklaşık on yıl başkanlığını yapan birinin eleştirmesi önemlidir. Ayrıca ilktir. Çünkü daha öncekiler, BM’yi Annan kadar eleştirmemişlerdir ayrıldıktan sonra.

Bu nedenle ABD medyasında “Annan’ın iflah olmaz bir anti Amerikan olduğu” yazılmıştır çokça. Bir anti Amerikan olduğuna beni kimse inandıramaz, nihayetinde yaptığı, BM’nin Irak işgalinde ABD tarafından etkisizleştirilmiş olmasına yönelik sitemlerde bulunmaktır aslında. Ayrıca kendisinden önceki Genel Sekreter Butros Gali’nin ikinci kez bu göreve seçilmesini engelleyen ABD, Annan’ı bu göreve getirmek için son derece çaba göstermiştir. Olsun. Yine de birilerinin söylemesi gerekiyordu bunu, Annan da söyledi.

nobel-in-bariscisi-ni-ruandalilara-sorun-501570-1.

Barışı koruyamadı

Hepsi bu. Dünyanın çatışmalı bölgelerinde “barış” için çok çaba sarfettiği doğru olmakla birlikte, hatta Nobel Barış Ödülü’nü de verdiler malum, BM’nin en başarısız genel sekreterlerinden biriydi. 1992-1995 yılları arasında BM’nin barış gücü operasyonlarından sorumlu genel sekreter yardımcılığı sırasında Kongo’da “barışı” koruyamamıştır örneğin, Bosna’da gerçekleştirilen katliamlarda etkisiz kalmıştır, Ruanda Katliamı’nda da sorumluğu olduğu birim çuvallamıştır tek kelimeyle.

Ruanda’da gelişmelere müdahale etmek isteyen BM güçleri Annan’dan yetki istemişlerdir. Annan o yetkisi asla vermemişti. Ruanda Soykırımı’nın sorumlularından biri sayılmasının nedeni budur.

Yugoslavya İç Savaşı sırasında Annan, BM’nin Barışı Koruma biriminin sorumlusuydu. BM Güvenlik Konseyi, savaş mağdurlarının bulunduğu kampların güvenliklerinin sağlanmasını istediğinde Annan’ın yanıtı “32 bin askerden az bir güç onları koruyamaz” oldu. Sivillerin kendilerini korumalarına da izin vermedi. Sonuç, Srebrenitsa’da sekiz bin Boşnak sivilin katledilmesi olmuştur.

Kongo tam bir felakettir, 16 bin BM Barış Gücü askeri “barışı” korumak, “huzur”u sağlamak için oradadır ama BM’nin sivil personeli, bu ülkede inanılmaz barbarlıklar yapmıştır. Kongo BM Barış Gücü Misyonu personeli en az 150 insan hakları ihlali vakasından suçlanmışlardır. Sadece sivil personel değil, Kongo’nun Bunia kasabasında bir mülteci kampı dahil olmak üzere ülke çapında kurulu kamplarda kadınlara tecavüz eden askerler de vardır. Nepal, Fas, Tunus, Uruguay, Güney Afrika, Pakistan, Fransa ve ABD’den askerler. Sorumlularına ne oldu, ne yapıldı hâlâ meçhul.

Burundi’de, Sierra Leone’da, Haiti’de de aynı başarısızlıklar söz konusudur. Yönetimi altındaki BM’ye bağlı İnsan Hakları Komisyonu’nda dünyada insan hakları ihlalleri konusunda kötü ün kazanmış ülkelerin dolu olması da olumsuzlukları arasındadır.

Bunca başarısdızlığa rağmen Annan’ın Barış Ödülü’ne neden/nasıl layık görüldüğünü anlayamamışımdır kendi adıma.

İyi tarafları da vardı

İyi tarafını belki de şu yaptıkları oluşturuyor bana kalırsa. BM Küresel İlkeler Sözleşmesi, Binyıl Kalkınma Hedefleri, Küresel AIDS Fonu, Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi kurumları etkin hale getirebildi. Küresel egemen devletlerin karşısına yeni aktörlerin çıkmasını sağladı. BM’nin sadece devletlararası bir örgüt olmadığını, Sivil Toplum Kuruluları ile de ilişkili olması gerektiğini savundu ısrarla.

Bölgesel “diktatörler”le ilişkileri çok eleştirildi. Kanımca, en dikkate alınmayacak eleştirilerdir bunlar. Çünkü “diktatörleri” eleştirenler de başka diktatör(lük)lerin dostu/destekçisiydiler. Annan’a bu konuda yapılan eleştirilerin “kıymeti harbiyesi” yoktur. Eleştirilerin gerekçeleri örneğin 1998’de Bağdat’a gidip Saddam Hüseyin’den BM gözlemcilerinin ülkesine geri dönmelerine izin vermesini istemesi türünden gerekçelerdir. Bu onları “diktatörlerin” dostu yapmaz kuşkusuz.

Şu konuda hakkı yenilmemeli; Suriye’deki krizin, belki başlangıcında değil ama gelişen sonraki aşamalarında çözümün Beşar Esad’ın gitmesi olmadığını açık sözlülükle dile getirmiştir. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Annan’ın Suriye’ye ilişkin hazırladığı planda “Esad’ın görevi bırakmasına ilişkin tek bir sözü olmadığını” vurgulamıştı, eğer anımsanırsa.

Esad ile “muhalefet” arasında sürekli diyalog çağrısı yapmıştır örneğin. Esad bu çağrıya olumlu yanıt vermiş ancak “muhalefet” sürekli reddetmiştir. Bu nedenle Annan, Esad’la aynı düşünceye sahip olmakla da suçlanmıştı.

Oğlu Kojo’nun Irak’ta bir İsviçre firmasına ihale kazandırmak için BM olanaklarını kullandığı iddiası en büyük “kişisel skandalı”dır. Skandal yine BM tarafından “soruşturulmuş” ancak Kofi Annan’ın olayla bir bağı olmadığı sonucuna varılmıştı. Bu Annan için yeterli olmuştur, istifa çağrılarına aldırmamıştır bu yüzden.

Ganalı zengin, elit bir ailenin çocuğuydu. Ülkeye bağımsızlığını kazandıran, yine ülkesinin ilk Devlet Başkanı olan sosyalist Kwame Nkrumah’a oldukça mesafeli bir ailenin çocuğu. Yetişkin bir genç olduğunda Gana’da barınamayacak, geleceğini Batı’da, ABD’de arayacaktır. Bulmuştur da. BM’nin “ABD’den sonraki en iyi ABD” olmasına katkısı az değildir.

2011’de o kütüphanedeki “Hiçbir ulus, diğerlerinin üzerinde üstünlük arayışı içinde olamaz” sözleri cikletlerden çıkan “özlü söz”ler gibidir. Salondakiler pek etkilenmemişlerdir. Basında eski bir BM Genel Sekreteri’nin açıklamaları olarak yer aldığında, öteden beri ona diş bileyenler bu sözleri onun “Amerikan karşıtlığı”na sayma fırsatını kaçırmamışlardır.

ABD’ye kızgınlığı zaten “Amerika Birleşmiş Milletleri” durumuna getirdiği kurumun ABD tarafından yok sayılmasınadır. “Suç ortaklığı” konusunda yok sayılmasına yani.

Başka da bir “itirazı” olmamıştır.