Nükleer iktidarın gerilim hatları
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL
İktidarın nükleer santralında parçalanmış atom çekirdekleri, toplumsalın yatay ağlarında yeniden kaynaştıklarında, işte o zaman ışık hızıyla hareket eden kütlenin enerjisi kâbusu neşeye çevirecektir

Ülke, boylamasına geçen ve birbiriyle kesişen yüksek gerilim hatlarıyla döşendi, döşenmeye de devam ediyor. Asıl gerilimi gizlemek, Haziran Direnişi’nde görünür hale gelen iktidar ile halk arasındaki gerilim hattında biriken enerjiyi, düşünsel ve bedensel devrimlere yol açacak yaşam enerjisini dağıtmak için durmadan yeni gerilim hatları yerleştiriyorlar toplumsal bedenin üzerine.

Etnik, dinsel, mezhepsel ayrımlar arasına gerilim hatları döşediler, yetmedi; mikro düzeye, bedenlere de döşüyorlar. Yetişkinler ve çocukların arasına kıvılcımlar saçan yeni gerilim hatları çekiyorlar;  toplumun doğal bağlarını kopararak bireyleri tek tek kendi çuvalına sokuyor iktidar. Altı yaşındaki kız çocuklarına cinsellik yükleyerek pedofilinin önünü açmakla yetinmeyen iktidar,  anne ile erkek çocuk arasındaki doğal bağları da koparıyor: “Annen de olsa diz kapağının üzeri tahrik eder.” Tüm bağları parçalayarak hayatta kalabiliyor, bizi güçsüz bıraktıkça güçleniyor, nükleer santral gibi.

Kütle parçalanıyor
Zenginleştirilmiş uranyumu parçalayarak enerji elde eden bir nükleer santral gibi çalışıyor. Bireyler, kurdukları yatay bağlarla kudretli bir toplumsal beden olarak karşısına dikildiğinde, iktidar ortaya çıkan kütleyi parçalayarak kendi varlığını meşrulaştıracak ve güçlendirecek enerjiyi elde etmesini biliyor. Her ikisi de Einstein’ın fiziğinden, madde ile enerji arasındaki ilişkiden yararlanıyor. Nükleer reaktöründe, ışık hızıyla toplumsal kütleyi parçalarına ayırıyor.

Korkuyoruz. Aklımızın ermediği yüksek bir teknolojiyle çalışan nükleer santralın yeryüzünde yarattığı felaketler belleklerimize kazınmışken, iktidar da bu irrasyonel korkuyu çoğaltarak iş görüyor. Gölgelerimizden bile korkar olduk. İrrasyonel bir varlık haline gelen nükleer iktidar, bizleri doğaya, yeryüzüne bağlayan gölgelerimizi de ele geçirmiştir; ve iktidarı, her yere sinmiş ve bizi gözetleyen bir gölge olarak algıladığımızda paranoyaklara dönüşüyoruz. Gölgelerimizden kurtulduğumuzda iktidardan da kurtulacağımızı düşündüğümüzde köşeye sıkışmışız demektir. Şimdi bireyin önünde iki seçenek var: Ya korkusuyla yüzleşerek korkusunun yersiz olduğunu anlayıp bir gizil güç olarak kendi gölgesini ele geçirecek ya da kurtulmak istediği gölgesiyle birlikte kendisini çaresizce boşluğa bırakacaktır, yani toplumsal intihar. Amerikalı ressam Mark Rothko (1903-1970) da gölgesinden korkmuş ve intihar etmişti. “Resimlerimin yüzeyleri her yönde dışarı doğru taşar ya da her yönden içeri doğru daralırlar. Bu iki kutup arasında söylemek istediğim her şeyi bulabilirsiniz” diyen Rothko’nun intiharından hemen önceki tablolarında bulutumsu figürlere, gölgelere rastlıyoruz. Köşeye sıkışmış bir sanatçının gölgeleri.

Taş fırın erkekleri
İktidarın yarattığı korkuyu dillendiren taş fırın erkeklerinin sözlerinden bu korkunun nasıl da irrasyonel bir hâl aldığını sezebiliyoruz. Nedenini sorgulayamadığımız kaygılar ve endişeler olarak korkunun bedeni ele geçirmesi, tam da iktidarın istediğidir. Kendi gölgesinden korkan ve gölgesinden kurtulmak isteyen bireylerden oluşan bir toplum. Toplumsal bağlarından koparılıp tecrit koşullarında yaşamaya zorlanan bireylerin deneyimlerini, hapishane hücrelerinde yaşayanlardan biliyoruz. Tamamen tecrit edilmiş bireyler kendi bedenlerine, gölgelerine yabancılaştıkları gibi, uyarandan yoksun bir hücrede sanrılar da görmeye başlıyorlar.

İktidar bir sanrıdır; bağlarından koparılıp tecrit koşullarına yerleştirilmiş, kendi gölgesinden korkan bireylerin gördüğü bir kâbus. İktidarın nükleer santralında parçalanmış atom çekirdekleri, toplumsalın yatay ağlarında yeniden kaynaştıklarında, işte o zaman ışık hızıyla hareket eden kütlenin enerjisi kâbusu neşeye çevirecektir. Gölgelerimizden korkmayacağız o zaman, gölgelerimiz bizi yeryüzüne ve birbirimize bağlayacak.