NURİ BİLGE CEYLAN, YARATICILIK, ULUSAL KAHRAMAN VE DEĞİŞEN TÜRKİYE
ZAHİT ATAM ZAHİT ATAM

Zamansız Düşünceler

Zahit Atam: Cannes’da Yekta Kopan’la yaptığınız söyleşide, genel olarak filmleri nasıl bulduğunuz sorulduğu zaman dünya sinemasının gidişatının sizi kaygılandırdığını söylemiştiniz. Ben de bu röportajı izlediğimde şunu düşünmüştüm: Dünya sinemasında son on senede hakikaten gerçekliğe sadakatten ve yaşanmış, duyumsanmış olandan bir uzaklaşma var. Hesabı verilemeyen şeyler üzerine zihinsel kurmacalarla ahkam kesmeye yol açan bir söylem ortaya çıkıyor. Film seyrettiğinizi fazla hissettiren söylem, insanın kendi karanlık gerçeğiyle yüzleşmesini erteleyen bir durum mudur sizi kaygılandıran.

Nuri Bilge Ceylan: “Dünya sinemasında rekabet arttıkça dayatmalar, insanı belli tarz film yapmaya zorlayan etmenler de artıyor. Böyle bir ortamda insanın masumiyetini koruması giderek zorlaşıyor. Sinemacıların yoğun bir şekilde bir araya geldiği festival ortamlarında hissettiğim şey, “sinema camiası” denen şeyin kuru bir gürültüden ibaret olduğu ve ilgi çekebilmek için sinemacıların yola çıktıkları ilkeleri unutup esnemeye fazla hazır oldukları yönünde. Ama Cannes’da Yekta’yla söyleşi sırasında ifade etmekte zorlandığım asıl keyifsizlik sinemacıların kendilerinden çok, ki onlarla fazla da görüştüğüm yok, Cannes’da seyrettiğim filmlerin kendilerinden geliyordu. Bence dünya sinemasında yaratıcı bir krizin var olduğu bariz bir şekilde hissediliyor. Aslında epey uzun süredir hissettiğim bir şey bu. Bir tür sanatsal yorgunluk, bir amaçsızlık, manasızlık. Bir tür yeni gelişen tekniklere, eğilimlere, modalara ayak uydurma telaşı. Bir çeşit oyunun dışında kalmamaya çalışma gayreti. Bir çırpınış. Cannes’da bile gerçek anlamda samimi, iyi bir filme rastlama olasılığı giderek azalmaya başladı. Ozu stüdyo filmi yaptığı halde, gerçekçi filmler çekiyordu. Bugün böyle bir şey var mı? Bu durum kaygılandırıcı gelmemeli mi? O zamanlar stüdyo sisteminden bile kişisel filmler çıkabiliyorken, bugün bağımsız sinema denen şey bile gösteriş peşinde –çoğunluktan bahsediyorum. Hakikaten üzücü bir durum var, zaman çok değişti, kimse derinlikle ilgilenmiyor. Sinema yazarları, çoğu yetersiz, futbol yazar gibi sinema yazıyorlar. Onların özgünlüğün, samimiyetin, değirmenlere kafa tutmanın, eserin karmaşık çok anlamlılığının en önemli avukatları, koruyucuları olmaları gerekmez mi? Onlar da yazılarına tutamaklar sağlıyor diye netliğe, hikayeye, umut verici final reçetelerine, derinliği katleden ideolojik bakış açılarına fazla prim veriyorlar. Varoluş sebeplerini her şeyden önce “yaratıcı” ve “cüretkar” filmlerin varlığına borçlu olması gereken, başta Cannes Film Festivali, sonra Berlin, Venedik... Onların olması gerekmez mi bu filmlerin huzurevi? Biraz daha cesur olmaları çok mu zor. Gerçi her şey biraz birbirine bağlı tabii de…”

Bu diyalog ya da başka tellerden çalma durumu Mithat Alam Film Merkezinde geçti, şimdi kitabı yayınlandığı için aynen alabiliyorum. Ama ifade içindeki çok özel bir sözcük o zaman da dikkatimi çekmişti: “HUZUREVİ”

Festivaller mi huzurevi, yoksa filmler mi huzurevinde yapılıyor, en nihayetinde yönetmen mi huzuru arıyor? Denklemi çok başlıklı düşünmek daha iyi, bazı şeyler daha bir sorgulanabilir hale geliyor o zaman.

Yılmaz Güney Yol’u çektikten ve Altın Palmiye’yi aldıktan sonra yurttaşlıktan çıkarılmıştı, oysa Bir Zamanlar Anadolu’da filmi yapılırken TRT filme ortak oldu, önceden ve 500 000 liraya satın aldı filmin gösterim haklarını, genelde bu tip filmler için çok yüksek bir ücret ülkemizde. Üstelik genel olarak sanat filmlerimizin aşırı büyük bölümü için bırakın TRT’yi televizyonların kapıları kapalı, çoğu ulusal TV’lerde gösterilemiyor bile.

Ayrıca elbette kamu kurumlarından ve tepelerden gelen ödüller, kutlamalar durumu da var. Onlara şimdilik girmeyeyim, ama ilginç bir durumla karşı karşıya olduğumuz kesin, bir “ulusal kahraman”la mı karşı karşıyayız? Tarihimiz önemli sanatçıların hapis hayatlarıyla dolu, haklarında yürütülmüş itibarsızlaştırma kampanyaları hiç eksik olmamış genelde, dahası eserleri belli dönemlerde yasaklı kapsamında kalmış, mahkemelerde suç delili sayılmış, kiminin ki bizzat devlet eliyle toplanmış ve yakılmış, kiminin ki bizzat devlet eliyle baskıya müdahale edilmiş ve kitabın içeriğine “olmayan mısralar eklenmiş”, kimi mısralar zararlı görülmüş (…) konmuş, kimisinin filmi çeyrek yüzyıl sonra bile televizyonlarda gösterilemiyor hala.

Yol’un gerçek hikayesi aslında bu karşıtlık üzerinden de okunabilir. Daha sonra.

Şimdi giderek bir ulusal kahramana dönüştürülmüş yaşayan efsanemizin eski kuşaklar tarafından nasıl değerlendirildiğine bakalım, gelecek haftalarda tekrar Yılmaz Güney’e geleceğiz, zihnimizden hiç çıkarmasak iyi olur.

Şunu söylemek istiyorum, Türkiye gelişti mi? Sanata çok daha hoşgörülü mü yaklaşılıyor? Sansür bu ülkede yok mu? Sanatseverlerimiz artık çok daha bilinçli mi? Yapımcılarımızın sanat anlayışları büyük inkişaf mı gösterdi? Devlet büyüklerimiz artık sanatın önemini ve millet için taşıdığı ruhsal enerjiyi mi keşfettiler? Filmlerimize artık son derece bilinçli olarak mı destek veriyorlar? Dünya sineması için art arda önemli filmler mi yapıyoruz? Sanatçılarımızın kalemleri çok daha özgün mü?

Ulusal sinemamızın karakteri var mı? Özgürlük nasıl bu kadar unutulan bir kavram oldu?

Sinemamızda gerçekten büyük authorler mi var?

Telif durumları ne alemde? Yaratıcı kalemler nerelerden esin alıyorlar?

Halkımızın gerçek sanat aşkı ülkemizin her köşesine kültür sanat etkinliklerinin yayılmasına mı neden oldu?

Aydınlarımız özgürce düşüncelerini, yaratılarını üretip halkla ve dışarıdaki dünyayla mı paylaşıyorlar? Örneğin geçmişte Umut filminin Cannes’da gösterildiği için Yılmaz Güney’in yargılanması durumu artık ancak bir kabusta mı geçebilir?

Batılı dünyanın sinemamıza olan yoğun ilgisi ulusal kültürümüzün dünya çapında özgünlüğünün kabul edilmesi anlamına mı geliyor? Filmlerde anlatılan Türkiye ile sosyal yaşantımıza ev sahipliği yapan yurdumuzun insanın üzerine çöken ağırlığı arasındaki eşitsizlik nereden kaynaklanıyor?

Cafer Panahi gibi bir sinemacımızın olması, artık tümüyle gündemden düşmüş ve geçmişin arkaik olaylarından birisi mi sadece?

Elbette Amerika’nın bu pre-emptive war doctrine’i ülkemize hiç uğramıyor mu?

Sanat dünyası kendi özgür yaratı alanında ülkemizin çatışmalı dünyasından azade bir tasarlanmış dünya yaratmayı bu denli nasıl beceriyor? (Sadece şunu söyleyeyim, Bergman’ın Sessizlik filminde bile anlatılmayan bu çatışmalı dünya, en azından televizyonla konu ediliyordu).

Sanatın alımlanmasından tartışılmasına kadar, ülkemiz bir bahar mı yaşıyoruz, yoksa büyük oranda filmlerimizde yalıtılıp, çoğu kere gündem dışı kılınan gerçekliğimiz gibi, sanat dünyasında yaratı-sanatçı olmanın sorumluluğu-sanatçının özgürlüğü meselelerine dair bin bir gerçek tartışmalarda, yazılarda ve sohbetlerde bilinçli olarak yadsınıyor mu?