Nuriye Gülmen, Semih Özakça ve yargının trajikomik hâlleri…
27.05.2017 17:48 BİRGÜN PAZAR
Nuriye Gülmen ve Semih Özakça da özgür ve adil bir yaşamın, onurlu yurttaşlık hakkının bedeli olarak açlıklarını ortaya koyan iki genç, onurlu insan

MUSTAFA KARADAĞ
Yargıçlar Sendikası Başkanı

Yaşama hakkı kutsaldır ve düşmana inat bir gün fazla yaşanmalıdır. Fakat, ya yaşamak için tüm olanaklarınız elinizden alındıysa, işinizden atılmışsanız, başka bir işe girmeniz yasaklanmışsa, hak arama yollarınız kapatılmışsa, sizi korumak, karnınızı doyurmak, onurlu bir yurttaş olarak yaşama koşullarınızı sağlamakla görevli devletiniz sizi öteki ilan etmiş ise ne yaparsınız?

Açlık grevi literatürde bir protesto şekli olarak tanımlanmaktadır. Açlık grevcisi ayırt etme gücüne sahip, zihni açık bireylerin kendi iradesiyle kendisine veya başkalarına yapılmış bir haksızlığı protesto etmek amacıyla belirli bir zaman için yiyecek veya sıvı almayı reddeden kişidir. Açlık grevi bir intihar biçimi değildir. Çünkü temel amaç ölüm değildir. Kişinin kendi sağlığına ilişkin tüm kararlara katılma hakkı, dolayısıyla tedaviyi reddetme hakkı vardır. Ölümüne neden olsa dahi hekim hastanın arzusuna saygı duymak zorundadır ve bu davranış etik olmayan bir davranış olarak nitelendirilemez. Aksi davranış tıbbi etik ve hasta hakları yönünden yanlıştır. Açlık grevi yapan kişi baskı altında tutulabileceği ortamlardan korunmalıdır.

Yukarıda saydığımız ilkeler uluslararası ve ulusal hekim örgütlerince kabul edilen ve tüm hekimleri bağlayan ilkelerdir. Dünya Hekimler Birliği Tokyo ve Malta bildirgeleri ile Türk Tabipler Birliğinin genelgelerinde yerini almış, Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesiyle de güvence altına alınmıştır.

Bu görüşlerimiz elbette açlık grevini önerdiğimiz anlamına gelmez. Mümkün olduğu kadar çok ve güzel yaşamalıyız. Yaşam da en az bizim özlediğimiz kadar adil ve güzel olmalı. Ama güzel günler bu coğrafyada kendiliğinden gelmiyor ve güzel günler ödediğimiz bedellerin bir ödülü olarak çıkıyor karşımıza. Bedeller ise her zaman basit ve ucuz olmuyor, bazen gelecek güzel günler için ödemek zorunda kaldığımız bedel canımız olabiliyor.

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça da özgür ve adil bir yaşamın, onurlu yurttaşlık hakkının bedeli olarak açlıklarını ortaya koyan iki genç, onurlu insan.

Ve bu iki güzel insan daha Mayıs ayının başında haklarında açılan terör örgütü üyeliği soruşturmasında adli kontrol ile serbest bırakılmalarına karşın aradan daha yirmi gün geçmeden ikinci kez aynı terör örgüt üyeliğinden bahisle gözaltına alındı. Hem de önceki adli kontrol için imza verdikleri günün gecesinde, açlık grevinin 75. gününde, sağlıklı kalabilmek için steril bir ortam yarattıkları evlerinde, kapıları kırılarak. Yani sağlıklarını koruyarak daha çok ve onurlarıyla yaşamak amacıyla yaptıkları açlık grevininin 75. gününde.

Cumhuriyet Savcılığı bir çok soru yöneltti Nuriye ve Semih’e. Temel argüman terör örgütü üyeliği idi. Serbest bırakıldıkları günden beri Ankara’da Yüksel Caddesinde oturma eylemi ve açlık grevi yapan bu iki kişi ne ara örgüt üyeliği ile ilgili bir eylem yaptı biz bilemedik. Cumhuriyet savcısı da bilememiş olmalı ki suçun varlığının kanıtlanması babında değişik sorular sormuş. Diğer türlü bir örgüt üyesi olduğu iddia edilen kişi ile ilgili olarak örgüt üyeliğini sürdürdüğünden bahisle her gün için ayrı bir dava açmak gerekir. Hoş böyle bir davanın açılması da bugünkünden daha trajikomik olamaz. Bu arada adil bir şekilde olmak kaydıyla hiç kimsenin yargılanmaya itirazı yok. Ama, birisinin de önceki soruşturmadan bu yana nasıl bir örgütlü ya da örgütsüz suçun işlendiğini açıklaması gerekiyor.

nuriye-gulmen-semih-ozakca-ve-yarginin-trajikomik-halleri-292885-1.

Kuşkusuz soruların en orjinali “Ölüm orucu eylemi yapmanız konusunda size ne gibi menfaatler sunulmaktadır” sorusu. Nuriye Gülmen ve Semih Özakça açıkça “bizi sebepsiz yere ihraç ettiler, itiraz yollarımızı kapattılar, bizi açlığa mahkum ettiler, onurlu bir yaşam ve işimizi istiyoruz” diyor. Başka bir deyişle açlık grevi yapmasak da işimiz ve gelirimiz olmadığı için aç kalacaktır diyorlar. Ama, majestelerinin yargısı anlamıyor. Açlık grevi karşılığı ne gibi menfaatler sunuluyor diye soruyor. Benzeri tuhaf sorulardan sonra “şüphelilerin silahlı terör örgütüne üye olma ve silahlı terör örgütü propagandası yapma suçlarından haklarında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca 02.05.2017 tarihinde 2017/2509 sayılı iddianame ile kamu davası açılmasına rağmen ısrarla eylemlerini terör örgütü DHKP-C örgütü adına faaliyet yürütmeye devam ettikleri ve şüphelilere ait fotoğraf görüntüleri ve internet üzerinden yaptıkları paylaşımların içeriği birlikte değerlendirildiğinde üzerlerine atılı suçları işlediklerine dair kuvvetli suç şüphesinin var olduğu, şüphelilerin üzerlerine atılı silahlı terör örgütüne üye olma suçunun CMK’nın 100/3-a maddesinde sayılan katalog suçlardan olması, öte yandan üzerlerine atılı suçların niteliği, delillerin henüz tam olarak toplanmamış olması tutuklanmamaları halinde adaletin işleyişine zarar verecekleri ve eylemlerin ceza süreleri dikkate alındığında adli kontrol koruma tedbirlerinin yetersiz kalacağı anlaşılmakla” gerekçesine dayalı olarak tutuklandılar.

Şimdi bizden bu soru ve sorgulamaları, bunlara dayalı tutuklama kararlarını hukuken değerlendirmemiz isteniyor. Katalog suç düzenlemesi zaten şüpheli hakkında öznel bir değerlendirme yapılmasına engel olacak şekilde uygulanması halinde adil yargılanma hakkının ihlali sonucunu doğuran bir hukuki müessese. Fakat Nuriye Gülmen ve Semin Özakça hakkında zaten aynı suç nedeniyle açılmış bir dava ve karara bağlanmış bir adli kontrol tedbiri var ve muntazaman bu tedbir uygulanıyor, polis merkezine imza verilmesi işlemi de ihmal edilmiş değil. Şüpheli sıfatı verilen bu kişiler Ankara’nın göbeğinde açlık grevi yapıyorlar. Yani kaçmanın aksine direniyorlar. Karartabilecekleri bir delil ise yok, çünkü tek yaptıkları Yüksel caddesinde anıt önünde oturmak ve bir şey yiyip içmemek. “Tutuklanmamaları halinde adaletin işleyişine zarar verecekleri” gerekçesine gelince böyle bir gerekçe adil yargılanma hakkının açık ihlalidir. Türk ceza hukuku sisteminde tutuksuz yargılama esas olduğu gibi AİHS ve Anayasa ile de güvence altına alınmıştır. Bu konuyu hukuken tartışmak dahi abesle iştigaldir. Ne yazık ki böyle bir gerekçeyle insanların tutuklanmaları Türk yargısı için utanılacak bir karar olmuştur. Kara mizah konusu olabilecek bir karar Türk yargı tarihinde yerini almıştır.

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın açlık grevini sürdürdükleri evlerinden geceleyin baskın yapılıp kapıları kırılarak gözaltına alınmaları ise başlı başına bir skandaldır. Devlet en başta saydığımız ilkeler uyarınca bu kişilerin başka bir nedenle sağlıklarının bozulmasına engel olacak şekilde, protesto niteliğindeki açlık grevi eylemlerini sürdürmelerini sağlamak zorundadır. Oysa Devlet, tam aksine sağlık durumları iyi olmayan, bağışıklık sistemleri zayıflamış açlık grevi eylemcilerini, her zaman ortalık yerde durmaları nedeniyle gerekli olmadığı halde steril olmayan ortamlarda gözaltı uygulaması yapmıştır.

Tutuklama sonrasında tartışılma gereken konu ise cezaevinde Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’ya rızaları dışında müdahale yapılarak zorla beslenip beslenmeyecekleridir. Yine en baştaki ilkelere göre böyle bir şey mümkün değildir. Açlık grevi zorla beslemek suretiyle değil gerekçesiz bir şekilde ellerinden alınan işlerini onurlarını geri vermek suretiyle sona erdirilmelidir.

Hekim örgütlerinin aksine Türkiye’de halen yürürlükte olan 5275 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 82/1 ve 2. maddelerine göre kurum hekimi tarafından bedensel ve ruhsal hasarlar doğuracağı kanaatine varılırsa rızaları olmasa bile kurum hekimince belirlenen rejime uygun olarak açlık grevi yapanların beslenmelerine başlanabilecektir. Kurum hekimi cezaevinde gerekli tedavi ve müdahale yapılamaz derse hastaneye sevkedilecektir. Oysa yapılması gereken, kurum hekiminin henüz zihinleri açık iken açlık grevcilerinin iradelerini saptaması, beslenmeye izin verip vermediklerini sonuçları konusunda gerekli aydınlatmaları da yaparak tutanağa bağlaması, hatta bu konuda bağımsız bir hekimin sürece dahil olmasını sağlamasıdır. Hastaneye sevk halinde yapılacak şey ise tutanağa bağlanan bu durumun eylemci ile birlikte yeni hekime teslim edilmesidir.

Yapılması gereken tek şey vardır. Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın işlerine neden son verildiğinin delilleriyle birlikte açıklanması, onların itirazlarının hukukun üstünlüğü ilkesi uyarınca değerlendirilmesi ve bir an önce işlerine iade edilmesidir. Bu iki genç insan açlık grevi yapmasalardı da diğer onbinlerce kişi gibi açlığa, medeni ölüme terk edilmişlerdi. Devletin bunun farkına varması, yurttaşlarını onurlarına dokunmayacak biçimde yargılaması ve adil bir yargılanma sonucunda haklarında bir karar verilmesini temin etmesi gerekmektedir.

Nuriye Gülmen, Semih Özakça ve onlara layık görülen hukuksuz davranışları kınayan, protesto eden herkes onurlu bir yurttaş olarak asgari saygıyı haketmektedir. Ve Devlet bunlara tahammül edebildiği kadar demokratik ilkelere ve hukuka uygun davrandığını söyleyebilir.