alpertasbeyoglu

Obama’nın Zaferi

3 Ağustos 2008 tarihli salı günü, yani Senatör Obama’nın delege çoğunluğuna ulaştığı gün, Amerikan siyasi kültürünün en heyecanlı anlarından biri olarak tarihe geçecek. Martin Luther King Jr; o meşhur “benim bir hayalim var” konuşmasını yaptığından beri görülmemiş bir resmin parçası bu.

Bu mitin yarattığı büyük tarihsel beklentiden de olsa gerek, o gün hem CNN hem de MSNBC, Senatör Obama için ilk kimin “Demokratların muhtemel adayı” sıfatını kullanacağı konusunda keskin bir yarışmaya dalmıştı.

Bu kanallar, ekranlarının alt köşesindeki yapbozlar, istatistikler, renkler ve sayılar ile ilgi çekmek için yarışıyor; spikerler ise heyecanlı konuşma tarzları ve şaşkınlıktan kocaman kocaman açılmış gözleriyle bu “tarih yazan” anı dolduruyordu.

Birinci nesil bir Afrikalı-Amerikalı olan, siyah Müslüman bir babanın ve beyaz Hıristiyan bir annenin oğlu olarak dünyaya gelen; Malcolm X’i idolü olarak benimseyen Barak Hüseyin Obama, “Clinton” kod adlı o acımasız siyasi makinayı yenilgiye uğratmayı başararak Demokratların kazanmasına kesin gözüyle bakılan adayı haline geldi.

Amerika’nın eski nesilleri inançsızlıkla dolarken genç ve idealist nesilleri ise bir sevinç dalgası kapladı. Akşam yemeği saati, Obama’nın zafer konuşması ve Hillary Clinton’un günler boyunca yapmayı reddedeceği teslim konuşmasının beklentisiyle geçti. Çocukları da uyuttuktan sonra televizyonların sesi açıldı ve bekleme süresi başladı.

Gurur -evet, hatta gurur- halen George W. Bush’un olan bu ülkede, Amerika’da filizlenmişti. Bu yaşananları görmeyi umarak Amerika’da ne kadar uzun zamandır yaşadığınızı düşünüyor, çocuklarınızın yüzlerine bir çeşit rahatlama, mutluluk ve huzur duygusuyla bakıyordunuz.

O gece, Makyavel’in hortlamış gurusu Hillary Clinton bile Obama’nın görkemli geçit törenine gölge düşüremedi. “Tarihin yazıldığı” o umut ve mutluluk enerjisiyle dolu ortamda Barak Hüseyin Obama, St. Paul, Minnesota’daki meydanın sahnesine çıktı ve haklı zaferini ilan etti.

Aynı anda farklı ırk, din ve cinsiyetlerden milyonlarca insan kültürünü, tarihini ve ülkesini yeniden sahiplenmeye hazırlanıyordu; onu bir şeyleri değiştirmesi ve içine insaniyet ile biraz umut katacağını umdukları genç, ilerici, karizmatik ve sevilesi bir kahramana emanet ederek.

“Amerika” diye kükredi Obama, “Bu bizim anımız. Bu bizim sıramız. Geçmişin politikalarına set çekme sıramız. Sevdiğimiz ülkeye yeni bir yön verme zamanımız.” Ve o anda, umut etmekten ümidi uzun zaman önce kesmiş olanlar bile ona inandı, inanmak istedi.

“Yol çetrefilli ve uzun olacak. Ama ben Amerikan halkına olan inancımla birlikte tüm bunlarla yüzleşmeye hazırım. Çünkü biz bunun için çabalamaya istekliyiz, inanmaya razıyız. Ve ben eminim ki, bundan sonraki nesiller geriye bakacak ve bu anların işsizlere iş, hastalara bakım sağladığımız, okyanusların yükselmesinin yavaşladığı, gezegenimizin iyileşmeye başladığı, savaşın durduğu zamanların başlangıcı olduğunu hatırlayacaklar. Bu anı bir araya geldiğimiz ve en büyük ideallerimizi gerçekleştirmeye başladığımız zaman olarak bilecekler.”

Ve biz hepimiz, sıradan insanlar, kadınlar ve erkekler, kardeşler, anneler, babalar, eşler, aşıklar, partnerler, siyah ve beyazlar, Yahudiler, Hıristiyanlar, Paganlar, Müslümanlar, Kafirler, yerliler, göçmenler; hepimiz ona inandık. Bu inanç, bizim ayrıcalığımız, onun ise külfetiydi. İmzalayıp mühürlediği ve bize teslim ettiği bir senet.

Ancak Obama’nın ağzından sonraki günlerde dökülen sözcükler verilmiş bu sözle çelişecekti.

            Devamı gelecek yazıda

            Çeviri: Zeynep Oğuz

Önceki haberGladyo ve Bolzano
Sonraki haberA.Ş. ve dernek

BİZİ TAKİP EDİN

359,938BeğenilerBeğen
55,851TakipçiTakip Et
1,086,886TakipçiTakip Et
7,854AbonelerAbone

BİRGÜN ÖZEL