Ocak
HÜSEYİN AYGÜN HÜSEYİN AYGÜN

Her toplumun liderleri varmış, bu liderler belli ailelerde yetişirmiş. Geçen yüzyılda bir darbe alsa da Kızılbaş toplumun liderleri, son beş yüzyılda adına ocak denen ailelerden çıkarmış. Babadan oğula geçen bu sistemin kökeni, Peygamberin kızı Fatma ve Ali soyundan gelen Ehli Beytten imamlara kadar uzanırmış. Ocak ailelerinin üyelerine Seyit denilirmiş. Seyitler, topluma liderlikle hakemlik, yolun sürmesini sağlayacak başka sırlı işler yaparmış.


Kutsal tarih, mânâlı efsaneler, kalıtsal ruhani bağlar, pir-talip örgütlenmesi, ocaklardan ayrılmazmış. Padişahlar, sultanlar, krallar, şahlar, derebeyliklerin verdiği secereler mi, ocakların alametiymiş. Seyitler bu secerelerle kendi toplumlarını bir anlamda tanıtır ve de korurmuş. Toplumu savunma, asimilasyon ve fiziki yok etme saldırılarında kılavuz olan seyitler, laf aramızda kalsın bazen, kimin seceresi daha eski diye, birbirleriyle de tartışırmış.


Ocaklar çok bilinen dergâhlara pek benzemezmiş. Bir defa, ocak aileler de tıpkı talipler gibi doğal bir hayatın parçasıymış. Kendilerine bağlı köy ve mezraların aşiretleriyle aynı mekânı paylaşırlar, onlar ne yerse seyitler de yer, aynı sudan içerlermiş. Dağ ve aşiret yaşamı eşitlikçiymiş. Talipleriyle uzak dağbaşlarında, aralıksız devam eden katliam saldırıları altında birlikte yaşayan seyitler, hem direnişçi bir kimlik ve ruh, hem de toplumsal yetenekler kazanmış. Seyitlerin gösterdiği kerametlerin genelde yalnız dağbaşlarında, hırçın akan ırmaklarda, korkutucu ormanlarda geçmesi boşuna değilmiş.


Geçen yüzyılın en karanlık kesiti olan otuz sekizde ilk katledilenlerin Seyitler olması rastlantı değilmiş. Sakalları kesilen, bıyıkları yolunan, bitli ve asalak ilan edilen gariban Seyitler, eğer hayattaysalar sürgün yoluna da ilk düşenmiş. Pir-talip örgütlenmesinin liderlerine çakan şimşekler, toplumu dağıtmayı, başsız komayı ve teslim almayı hedeflemiş.


Halk dilinde on iki ocak dense de, ocakların sayısı bir misli fazlaymış. İmam Zeynel Abidin’den, İmam Rıza, İmam Musa’dan gelenler, secere sahibi olanlar, Kerbela’dan, Erdebil’den, Hacıbektaş’tan gelenler diye ayrılan ocaklar, birbirlerinin de talibi ve mürşidi olup bir de kendilerini denetlerlermiş. Xızır kimseyi Ocakzade yapmaya, yalnızca seyitlere ruhani görevde bulunan Seyitler bile varmış.


Baba Mansur duvarı yürütmüş, Kureyş ateşe girmiş, ayıya binmiş, kış ayında gölün içinde taptaze meyveler çıkarmış, Dewrese Gewr bin derecedeki fırında sınanmış, Derviş Cemal Şıh Hasan’a keramet göstermiş. Bargini’den, yanında on iki ocak hizmetkârı ile yola çıkan Ağuçan, Diyarbakır’daki Sultanın huzurunda baldıran zehiri içmiş, parmaklarından bal akıtmış, yanan sobaya girmiş bıyığı buz tutmuş çıkmış, sobayı bir fırlatmış, soba Hacıbektaş’a düşmüş, ona el vermiş. Sonunda yanında on iki ocak köyüne dönmüş, Yılan dağında yaşamaya devam etmiş. Hacıbektaş güvercin, Ağuçan kartalmış.


Seyitlerin tümü halkın hizmetkârıymış, deli divane gezer, saz ve tambur çalar, cem yapar, suçluyu suçsuzu belli eder, saç-sakal karışık dağ yollarını aşındırırmış. Karda-kışta, yazda-ayazda, peşlerinde Osmanlı ve Cumuriyat zabiti dolaşan seyitler yakalandıklarında yargılanmış, çok zaman haklarında siyaseten katl verilmiş. Eğer ödülleri kelleyi kaptırmak değilse, bir avuç üzüm, bir kap peynir, bir çerçeve bal, iki ölçek cevizmiş. Bu, evlerine dönerken yolda açlıktan ölmelerini engelleyen bir güzel çıralıxmış.


Ocaklar yok, eski padişah secereleri gibi soldular. Seyitlerin ateşe girdikleri mağaralar sessiz ve kimselersiz. Karda-kışta yol ziyaretine gidenler, gelenleri karşılayanlar geçen yüzyılda kalakaldılar. Ne duvarın üstünde misafirini karşılayan mürşit Mansur, ne de onun huzuruna giden ayı üstünde elinde kırbaçlı kısacık Kureyş var. Ama büyük şehirlerde, güvenli mekânlarda kurulmuş, adlarında Kureyş, Baba Mansur ve diğer Seyitler olan dernekler çok. Bu derneklerin yöneticileri, Suriye’de yıllardır kan döken Ahmet Davutoğlu ile gizlice buluşuyor, hep beraber devletin zehirli fincanından içiyorlar. O, Ağuçan’ın içtiği ağu veya karın doyuran bir çıralıx değil. Talibinden, yolundan, dağından, ırmağından kopan, yolundan da ayrı düşermiş. Kureyş’in, Baba Mansur’un, Ağuçan’ın, Dewres Cemal’in, Sarı Saltık’ın öğrettiği buymuş.