OECD itirafçı oldu
HAYRİ KOZANOĞLU HAYRİ KOZANOĞLU

Dünya ekonomisine ilişkin tartışmaların moda konusu gelir dağılımı. Paylaşım adaletsizliğini son zamanlarda sırf sendikalar, sol partiler değil, küresel kapitalizmin düşünce merkezleri de dile getirmeye başladı. Bu kervana IMF, DB’den sonra şimdi de OECD katıldı. Çünkü küresel ekonomi bir türlü ivme kazanamıyor, gelirin ve servetin “krem tabaka”nın elinde toplanması geniş halk kitlelerinin alım gücünü zayıflatıyor, böylelikle mal ve hizmetlere güçlü bir talep gelmiyor. Dolayısıyla büyüme göstergeleri yerlerde geziniyor.

OECD’nin Eşitsizlik ve Büyüme Raporu’na göre, üye ülkelerde fakir ve zengin arasındaki uçurum son 30 yılın en yüksek düzeyinde. 1980’lerde en zengin en yoksul ’un 7 katı kazanırken, bugün bu oran 9,5 kata yükselmiş.

Gelir dağılımını belirlemede kullanılan en yaygın ölçüt kabul edilen Gini katsayısı da aynı dönemde 0,29’dan 0,32’ye yükselmiş. Araştırmaya göre, katsayıdaki bu değişim yıllık büyümeyi yılda yüzde 0,35 aşağı çekiyor. 25 yıllık dönem için ise toplam büyüme kaybı yüzde 8,5’a yükseliyor. OECD üyeleri arasında sadece İspanya, Fransa ve İrlanda’da gelir dağılımındaki göreceli düzelme büyümeyi olumlu yönde etkilerken, Türkiye dahil diğer ülkelerde büyümeyi aşağıya çekmiş.

Gelir dağılımı bozukluğu sadece en yoksulları değil, nüfusun gelirden en az pay alan yüzde 40’ını vuruyor. Özellikle eğitimin niceliği, diğer bir ifade ile çocuğun okula kaç yıl gidebildiği ve niteliği, sayısal ve sözel becerileri ne oranda elde edebildiği çok olumsuz etkileniyor. Böylelikle yoksulların çocuklarının kariyer merdivenlerini tırmanma imkânları iyice daralıyor. Önlerindeki fırsat pencereleri tamamen kapanıyor.

Vergi ve sosyal yardım politikalarının geliri daha adaletli dağıtacak şekilde düzenlenmesi, OECD’ye göre büyümeyi de hareketlendirecek. Neoliberal itikada en bağlı, Paris merkezli OECD’nin bile gelir dağılımı bozukluğundan yakınması bir anlamda çaresizlikten, 2008’den beri uygulanan kemer sıkma politikalarının iflas etmesinden kaynaklanıyor. Durumdan vazife çıkarmak da emek örgütlerine düşüyor.
Peki bir OECD üyesi olan Türkiye, gelir dağılımı istatistiklerinin neresinde duruyor? 34 ülke arasında, Avrupa’da en bozuk gelir dağılımı sergileyen ülkeyiz. Yerimiz genelde de Meksika ve Şili’nin önünde sondan üçüncülük.

OECD istatistiklerine göre Türkiye’de en zengin yüzde 10, en yoksul yüzde 10’un 2011 itibariyle 15,2 katı kazanıyor. Bu makas Danimarka ve Slovenya’da 5,3’e kadar daralırken, Meksika’da 30,5’e sıçrıyor; Almanya’da 6,9 iken, Fransa’da ise 7,4. OECD ortalaması da 9,6 olarak şekilleniyor.

OECD’nin Türkiye için hesapladığı Palma oranı, 1,99, yaklaşık 2,0. Bu, tepedeki yüzde 10’un, dipteki yüzde 40’ın toplamından iki kat daha fazla kazanması anlamına geliyor. Bu oran tüm İskandinav ülkeleri, Benelüks ülkeleri, Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya ve Slovenya’da 1’in altında. Almanya’da 1,07 iken, ABD’de bile Türkiye’nin aşağısında, 1,74’te seyrediyor.

Aslında tüm bu istatistikler malumun ilamı anlamına geliyor. Hane halkı anketlerine dayandığı için sonuçlarına da şüpheyle yaklaşmak gerekiyor. Emek-sermaye arasındaki sınıfsal bölüşüm ilişkilerini yansıtan fonksiyonel gelir dağılımı istatistikleri daha anlamlı sonuçlar verebilir. Ne var ki bu istatistiklerden, ücret geliri diye kayda geçen CEO, CFO tarzı üst düzey yöneticilerin aşırı maaş ve ikramiyelerini ayıklayarak analiz etmek gerekiyor.

Son tahlilde, hangi gelir ve servet dağılımı istatistiğine bakarsanız bakın, yaman bir sınıf mücadelesi vermek için objektif şartların bulunduğunu görürsünüz. Mesele subjektif şartları olgunlaştırmak, yani örgütlenmekte…