Öğretmenim
MÜSLÜM GÜLHAN MÜSLÜM GÜLHAN

İnsanın anne karnındaki dokuz aylık serüveninin sonunda, dünyaya gelmesiyle iletişim unsurları devreye girer.
Artık insan sosyal bir varlık haline dönüşmeye başlamıştır.
En başlarda, etki alanı içindeki verilen tepkiler, öğrendiği unsurlardan dolayı değil, refleksleri sayesinde oluşur.
Öğrenme süreci, sadece kavramaya çalışmadan öteye gidemez.
Süreç, ailenin sevgi unsurları yanında, yaşama tutunacak öncelikleri vermesiyle başlar.
Eğitim sürecinin gelişimi ve dünyaya entegrasyonu, her ülkenin kendi sistemiyle doğru orantılı olarak kabul görür.
Ve insanlar kendini keşfetmeye koyulur.
Güzel bir söz vardır: “Her insan kendi heykelini yontar.”
Hammadde insandır.
Heykeli şekillendirirken çekiçler, tokmaklar, elmas kalemler, murç, tarak, pergel, iskarpelanın nasıl kullanılacağını bir kişi öğretir.
Öğretmen.
Michelangelo’nun Musa heykelini yaparken: “Konuşsana” diye bağırıp çekicini fırlatması, yaptığı eser gerçeğe o kadar yaklaşmıştır ki, eserinin karşısındaki heyecanını dışa vurmuştur.
Öğretmenlerin Michelangelo’dan farkı, insanın kendi yonttuğu heykelinin gerçekten konuşmasını sağlamasıdır.
Her insan kendi heykelini yontarken, şekil verme becerisini öğreten öğretmenin özellikleri, hiçbir başka insanın sahip olduğu insani ve mesleki unsurlarla aynı olamaz.
Çünkü her insan öğretmen olamaz!
Eğitme ve öğretme donanımına sahiptir.
Sevgi duygusuna sahiptir.
Ahlak öğretilerine sahiptir.
İdealisttir.
Dünyayı algılamak, değiştirmek ve gelişimi sonsuz kılmak zorunluluğuna sahiptir.
İnsanlık erdemlerine sahiptir.
Tüm kıstasları bilimsel gerçeklerdir. Dogmatik hiçbir unsuru kabul etmesi mümkün değildir, aksi kendi varlığını inkâr edip, başka bir direktifin kobayı olarak ona hizmet eden bir eleman olur.
Eğitimcilik vasıflarını yitirmiş insanlar, ancak başkalarının istediği insan modelinin inşası için hammaddeyi ve maddeyi heba ederek, sadece bir moloz yığını ortaya çıkartır. Çünkü bunlar öğretmen değil taşerondur.
Gerçek öğretmen tepki insanıdır.
Bir otoritenin çalışanı olamazlar.
Öğrencilere ve eğitime karşı yapılan tüm yanlışlara karşı tepki verir. Vermek zorunda değil, direk tepki verir.
O, bunun ahlaki sorumluluğudur.
Yanlışı hazmetmez. Mümkün değildir, içindeki sevgi unsurlarının, dürüstlük dürtüsünün üzerine kurgulamıştır.
Çocuklar ve öğrenciler onun yaşam kaynağıdır.
İdealistliği, eğitilecek insanların varlığını kabul ederek, bunu mesleki sorumluluk olarak benimsemesiyle devam eder.
İçinde bulunduğu ekonomik, sosyal şartları minimalize ederek, tüm bu koşulları sadece eğitilecek öğrencilerin ihtiyaçlarını gidermek için dizayn eder.
En acı şey; öğretmenin elinden çocuklarının alınmasıdır ve onu işlevsiz kılmaya çalışmaktır.
Ve öğrenmeye açıktır.
Öğrencisinden de öğreneceği şeyler olduğunu bilir ve ona göre sürecin işlemesini sağlar.
Öğrencisinden jenerasyon tepkilerini öğrenir, günceli yakalar ve esprilerini anlar.
Diyalog kurmak en önemli eğitim kılavuzudur.

Ve hikâyeleri vardır.
Herkese anlatacağı milyonlarca hikâyesi vardır.
Kimi şehirlerde, kimi köylerde, kimi kışın, kimi baharda hep bir hikâyesi vardır.
Yaşama dair içerik kapsar bu hikâyeler.
Ve sevgiyle yoğrulmuştur.
Ali’nin kahkahası, Hacer’in gözyaşı, Baran’ın haylazlığı ve binlerce çocuğun hikâyeleri vardır çantasında ve cebinde.
Yüreğinde isimlerle dolaşır.
Onlarla yaşar.
Çünkü her idealist öğretmen, kimseden bir beklentisi olmadığı için yalnızlığa mahkûmdur.
Ve bir öğretmen mezar taşına kadar kendini ”öğretmen” olarak belirtir.
Köy Öğretmeni Şefik Sınığ’ın son sözleri bütün bu mevzuyu anlatır:
“Çile çektim, yalnız kaldım, ama yaşadım,
Yurdumun çiçeklenmesi için daima, yaşadım,
Bilir bunu bahçeler, kayalar, köyler bilir.
Şimdi sustum, örtün beni, yatırın buraya,
Dünyanın bütün çiçeklerini getirin buraya.”