Oğuz Atay’la kayıp şairler peşinde…
ENVER AYSEVER ENVER AYSEVER

Artık Kadıköy’e sığındık sanki. İlk gençliğimde sık buluşurduk Çarşı’da… Sanki Kadıköy’de yaşanır; Beyoğlu’na eğlenmeye, gezmeye, sanat olaylarını takip etmeye gidilirdi. İstanbul’da alışkanlıklarımı sürdüreceğim mekânların azaldığını görüyorum

1- Kaç zamandır Beşiktaş’ta içmemiştim. Demek alışkanlıklar zamanla değişiyor. Artık Kadıköy’e sığındık sanki. İlk gençliğimde sık buluşurduk Çarşı meyhanelerinde… Sanki Kadıköy’de yaşanır; Beyoğlu’na eğlenmeye, gezmeye, sanat olaylarını takip etmeye gidilirdi. İstanbul’da alışkanlıklarımı sürdüreceğim mekânların azaldığını görüyorum. Bir yandan yeni insanlar, yeni eğlence biçimleri gelişiyor. Bunları bilmek, öğrenmek istiyor muyum ki? Emin değilim doğrusu. Kimi geçmişe saplanır kalır, benim ki tam öyle değil, lâkin tamamlanmamış öyküler bıraktığımı hissediyorum, görülmemiş hesaplar kaldı sanki… Başkasıyla olan değil de, kendi içinde süren fena…

İş Bankası’ndan çıkan “Kayıp Şairler” dizisini çok zaman oldu edineli, bir kısmını okumuştum. Şairler, bir şehrin içinde neden kaybolur? Şiirini duyacak kimse kalmamıştır, belki şehrin çehresiyle birlikte o günün sözü ehemmiyetini yitirmiştir. Dahası var, şehirler şiirsizleştikçe, şair intihar eder farkında olmadan… İki Ermeni şairin kitabı “Balkıs”… Garbis Cancikyan ve Haygazun Kalustyan… “Garip” rüzgârı memleketi kasıp kavururken, usulca, iddiasız biçimde kurmuş şiirini iki genç adam. Çok sevdim. Kendiliğinden içinde buldum şiirleri(n)…

oguz-atay-la-kayip-sairler-pesinde-309653-1.

İstanbullu şairler, bildiğim mekânlarda gezinmiş, benzer kaygıları duymuş, benden önceki kuşağın sesini taşımışlar bize. Ne sevinç… Kimi yersiz, çocuksu bulur bu neşemi, oysa hasret diniyor içimde… İstanbul kokusu bu…

2- Cancikyan; Samatya doğumlu, Galata’da okumuş bir şair. Genç yaşta okulu bırakıp ticarete atılmak zorunda kalıyor, içinde dinmeyen okuryazarlık arzusu yeniden okula dönmesine neden oluyor. Ardından gencecik yaşta veremin eline düşüyor. Okulu yine bırakmak zorunda kalıyor. 26 Şubat 1946’da verem bizden alıyor genç şairi. Y.P. Tomasyan ondan söz ederken şu notu düşmüş: “Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi’nin şapelinden cenazesi kalktı. Şiire yeni bir nefes getirmek için mücadele vermişti ama 1943’ten beri musallat olan vereme yenik düştü, karşı koyamadı. O tarihlerde tedavisi mümkün olmayan, sonu ölümle biten bu hastalığa meydan okurken, kendi acısını unuttu ama ait olduğu toplumun acılarını, dertlerini dert edindi ve terennüm etti.”

Devrim olmuş, genç insanlar cumhuriyete soluk getirmeye çabalıyorlar. Cancikyan şunu yazmış Marmara gazetesine bir mektupla:

“… Hemen hemen ters olarak bizde şiir yanlış anlaşılmakta/ idrak edilmektedir zaten. Şiirin içinde yakışıklı, güzel kelimeler, cümleler, hece vezni, derin fikirler ve daha bir sürü sayfalar dolusu sıralayabileceğimiz şeyleri aradıkları müddetçe, onlar bizi hiç sevmeyeceklerdir. Bize alay edecekler, üstümüze gülecekler, ama bu saf akılsız insanların bir gün vicdan azabı çekmesini biz arzu etmeyiz.”

26 yaşında bir adam bu işle meşgul…

SONBAHAR

rüzgar

yalnız yaprak dökmez

ağaçlardan

bazan yapraklar

usanmış olacaklar galiba

dallarda tek başına

yaşamaktan

PENCERE

pencerede bir kuş gördüm

bir kızın gözlerinde

rüya

kuşların lezzeti

pencerede kaldı

sevdanın verdiği lezzet

dudaklarımda

3- Öğle rakısı güzeldir. Ali Sirmen, Orhan Gökdemir’le birlikte Çarşı’da oturduk. “Ali Sirmen mizahı” diye özel bir tarif yapmak mümkün. İmge Yayınları’ndan çıkan “Eski Bir Cumhuriyet İçin”i okudum. Nehir söyleşi sıkça başvurulan bir yol oldu. Doğrusu bu türü sevdiğimi söyleyemem. Ali abi ile söyleşiyi yapan Ümit Aslanbay. Özellikle sunu yazısı çok güzel Ümit’in… Ali Sirmen’i tanıyan için ayrı bir lezzet bu kitap. Ben anıların, yazarın kaleminden çıkmasından yanayım. Nitekim kitabın sonunda Ali abinin bir dönem yazı dizisi olarak yayımlanan mahpusluk anıları ayrı bir lezzetli. Bir gecede yuttum kitabı…

Cumhuriyet nasıl bir düzendir, nasıl bir gazetedir anlamak için ayrıca önemi var bu anıların. Ali Sirmen, “Nadir Nadi’nin yazarları” denen kuşağın son temsilcisi. Esasen Kadıköylü Ali abi. Galatasaray Lisesi ardından gazetecilik ve mahpusluk… Uğur Mumcu, İlhan Selçuk, Doğan Avcıoğlu ne anlama geliyor, neyin kavgası verilmiş anlıyor insan. Anılarda adı geçen kişileri tanıyınca, olayları bilince bambaşka bir anlam buluyor insan kafasında.

Ali abinin eşi, bizim de dostumuz Mine Sirmen’in katkıları da ayrı bir parantezle anılmalı. Elbet ortak sevgimiz Melih Cevdet başköşeye oturmuş kitapta. Kadehler kalktı dostluğa… Yeni bir kitap tasarladık, bakalım…

oguz-atay-la-kayip-sairler-pesinde-309656-1.

4- 1920’de Gedikpaşa’da doğmuş şair Haygazun Kalustyan. Kaç kişi anımsar Gedikpaşa’yı, bilir? Yoldaşlık eder Cancikyan’la, kısa sürer okul yaşamı, bir fabrikada işçi olur. Dışarıdan sınavlara girer liseyi bitirir ve 1960’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde pedagoji okur. Yaşamını göç ettiği Ermenistan’da tamamlaması hüzünlü. Öğrencileri tarafından pek sevildiğini okudum. Yalnız yaşamanın acı sonu sanırım, üç dört gün derslere gelmeyince, evine gidenler ölüsü ile karşılaşır...

“Akşam” şiiri dolayısıyla neredeyse her aydın gibi yolu emniyete düşer. Şiirinde söz ettiği kadın annesidir oysa…

AKŞAM

Şimdi

Bir kadın

İşsiz kocasını bekliyor

Şimdi

Kâğıt parçalarının alevi

Pazar kaldırımları üstünde

Dökülen lahana yapraklarını

Yemeğe çevirecek

Ve masa üstündeki ekmek bıçağı

Tekrar

Ekmek ekmek ekmek bekleyecek

5- Datça günleri başladı. Nerdeyse kırk yıl önce geldim ilk olarak buraya. Kısa bir boşluk, ardından tekrar Datça günleri. Bu yıl arabamız kalabalıktı, sabahın körü düştük yola, iki çocuk bir de Dobi. Araba ağzına kadar dolu… Sağanak yağmura hazırlıklıydık, lâkin önce lastik patladı, derken arabanın orasından burasından sesler geldi, dur kalk vardık hedefe! Nasıl bir tutku, alışkanlık bu… Kış zamanı başka tasarılar yapıyoruz, bu muhafazakârlığı kırmış olmak için türlü fikirler geliştiriyoruz, sonuç aynı! Datça’dayız… Sevdiklerimi çok sevmek, hatta nesnelliği biraz rafa kaldırmak gibi huyum var… Yine annemlerin kooperatif evindeyiz…

oguz-atay-la-kayip-sairler-pesinde-309655-1.

Bu siteyi öteden beri sevmedim. Orta sınıf insanların, Almancıların iç içe olduğu, ağzına dek tıka basa dolu yan yana dizilmiş evler. Düşünmeye, derinlemesine duyumsamaya, doğaya bakmaya vakit yok. Site demek, telaş demektir. Yazlık kavramını öteden beri sevmem. Yazları gelinen evlerin gamsızlık anlamı taşıdığını düşünürüm. Şöyle bir etrafı kolaçan ettim. Hemen Palamutbükü’ne koştum. Tanıdıklarla rastlaşmak, selamlaşmak, çay içmek, geçen zamanın demini birlikte solumak güzel… Köy kahvesine baktım bir süre. Aynı tahta sandalye, masa ve insanlar. Yüzlerde hakiki bir tebessüm, yaşlılarda hep uykulu hal ve biz, önlerinden geçen yolcular. Zaman başka akar burada…

Elimde Oğuz Atay’ın “Günlük”ü...

6- Konuşacak kimsenin kalmaması… Ağızlar açılıp kapanırken, onlara garip bir yabancılıkla bakmak… Bir derin aşk yarası, kırgınlık… Bitmek tükenmek bilmeyen keder… İçki gecelerinin beyni uyuşturmak şöyle dursun, kışkırtıcı biçimde yorgunluk vermesi… Tasarılar, notlar, okumalar, beklentiler, buluşmalar, hastalık… Kimi yazarların peşinden gitme arzusu… Neden yazdığını bilememek, ne yazdığını anlamamak, kimsenin senle ilgilenmemesi… Yolculuk arzusu… Yersiz büyüyen özlem… Bir mektup beklemek, sanki içinde yaşam sevinci taşacakmış gibi… Memleket meseleleri… Çözümler, yanılgılar… Sevgili nerede ki…

oguz-atay-la-kayip-sairler-pesinde-309654-1.

“Günlük” dediğimiz nedir ki?

Kemal Tahir’i anlamaya çalışmış Atay, Halid Ziya’yı sevmiş… Oyunlar kurmuş, başarısız oyunlar… Yıldız Kenter’den sert eleştiri almış… Yıkılmış, yeniden kurmuş kendini… Sonra… Londra… Beyaz, uçsuz bucaksız hastane odası… Genç gelen ölüm… Oyun içinde oyun yazmak kolay mı? Oyun içinde oyun olmak? Yarı aydınlarla süren kavga biter mi, cehalet… Yorgunluğun ve kırgınlığın güncesi Atay’ın ki…

30 Ocak 1976 tarihli sayfalarda Konur Ertop’un bir soruşturmasına yanıt vermek zorunda kalışından söz açıyor Atay. İşte o sayfalar beni büyüledi. Nasıl bir çıkmaz içinde olduğumuz, yıkıcı cehalet, salgın görgüsüzlük, aydın kibri, dilsizlik, hakikatten kopuk yarı aydınlar… Ne ararsanız hepsini sayıp döküyor. Diyor ki: “… Küçük kafa ve beden yaşantılarıyla büyük fırtınalar koparılamayacağını sezmektir. Romanın bir ömür tüketmek işi olduğunu kavramaktır.”

7- Bugün doğum günüm. Kırk yedi oldum. Şaşarım bunca yaşadığıma, yaşlandığıma. Oğuz Atay’ın tasarıları gibi, benimkiler de tükenmiyor işte. Ertelememek lazım. “Türkiye’nin Ruhu”nu nasıl yazacaktı acaba Atay! Ya gencecik ölen kayıp şairler… Önümde sahneye koyacağım bir oyun, yayına hazır iki kitap var… Bu yıl böyle sonlanacak. Kafamda uçuşan romanlar bir yanda… Kırk yedi oldum… Artık yarım yüzyılı devirmeye hazır biriyim ben. Görür müyüm elliyi? Datça’da, sıcaktan öte sıcak saatlerde yazıyorum bu satırları… Sıcaklarda içmemeye özen gösteriyorum…

“Bu defteri bugün satın aldım. Artık Sevin olmadığına göre ve başka kimseyle konuşmak istemediğime göre, bu defter kaydetsin beni; dert ortağım olsun. ‘Kimseye söyleyemeden, içimde kaldı, kayboldu,’ dediğim düşüncelerin, duyguların aynası olsun. Kimse dinlemiyorsa beni – ya da istediğim gibi dilemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda, bana, bunu da yaptınız.”

25 Nisan 1970. Atay’ın ilk satırları.

Ben bu günlüğe niye başladımdı sahi?