OHAL’den başkanlığa kesintisiz geçiş
06.11.2016 10:25 BİRGÜN PAZAR
Hitlerin “kötülüğü yükseltme” yönündeki başarısına dair yapılan pek çok değerlendirmenin ortak noktası, “iyi insanların seslerini yeterince çıkaramadığı, faşizme karşı en geniş ve en güçlü ittifakın sağlanamadığı” yönündedir

Mehmet Yeşiltepe
[email protected]


Nasıl bir başkanlık öngörüldüğünün fragmanı; OHAL

AKP süreci, onu önceleyen 20 küsur yıllık neoliberalleştirmenin taçlandırılması, bölgede aktif taşeronluğun veya sermaye birikimi dahil emperyalizmle bütünleşmenin 21. yüzyılın ihtiyaçlarına göre güncellenmesi sürecidir. AKP, bu sürecin özel yetkili, kurucu öznesidir. Dinselleştirme, AKP’nin dar bağlamda parti geleneği ile veya uzun süre beraber yürüdüğü Cemaat’le anılan bir nitelik ise de gerçekte, özellikle 12 Eylül sonrasında artan biçimde bu alana yapılan yatırımların, sömürü ve talan rejimi karşısında halkın teskin edilmesi, gidişata rıza göstermesinin sağlanması bağlamında da özel bir rolü vardır. Gerçekte 15 Temmuz’da gerçekleştirilen darbe girişiminin organizasyonunda da 16 Temmuz sonrasında gündeme sokulan (Cemaat’le aynı sınıfsal öze/kökene sahip) sivil darbenin önemli bir kitle desteği ile hayata geçirilmesinde de din istismarının nasıl etkili olduğu somut olarak görülmüş durumda.

Taşların yeniden dizildiği bu süreçte başkanlığa giden yolda OHAL, gerek “saha temizliği” için gerekse hızlandırıcı yasal adımlar için kullanılıyor. Hatta diyebiliriz ki OHAL, nasıl bir başkanlık öngörüldüğünün fragmanı niteliğindedir. Bugün Meclis’ten çıkarılan yasaların da OHAL dayanaklı KHK’lerin de yapılan yönetmelik değişimlerinin veya çıkarılan genelgelerin de birbirini tamamlayacak şekilde aynı istikameti yani sermayenin çıkarlarını işaret etmesi, darbenin sınıfsal niteliğine uygun adımlardır.

KHK’ler mülkiyet değişimi ve talan için de kullanılıyor

KHK’ler artık mülkiyet değişimi ve talan için de kullanılıyor. Malına-varlıklarına göz dikilen de muhalif zeminde duran da OHAL’in kapsamına alınıp etkisizleştiriliyor. Daha önce sermayenin gönlünden geçen ne varsa, nasıl bir mülkiyet ilişkisi ve rejim tahayyül edilmişse, bu mevcut konjonktürde yerine getiriliyor. Adım adım teşhir olsa da AKP/Erdoğan, hâlâ 15 Temmuz darbe girişimini istismar ederek bu “darbeden beter darbe” koşullarını meşru göstermeyi sürdürüyor ve gerçekte 12 Eylül anayasasının dahi bol geldiği bir rejim tesis ediliyor.

Öyle görünüyor ki “Allah'ın lütfu” olarak değerlendirilen bu tarihsel fırsat, sermaye güçleri tarafından sonuna kadar kullanılacaktır. İşte bu nedenle aceleleri var, az zamana çok şey sığdırmak istiyorlar. “Olağan” koşullarda itirazla karşılaşacak ve zaman alacak yasa ve düzenlemeler, OHAL koşullarında hızla hayata geçiriliyor. Bugün OHAL’le tadına vardıkları bu tekelci yönetim için taşlar şimdiden OHAL’den başkanlığa kesintisiz geçiş için diziliyor. Bunun için Cemaat’le el ele yürünen süreç dahil, yeni düzen oluşturma hedefinden vazgeçilmiş değil. Planlamalar, kapsamlı ve uzun erimli biçimde yapılıyor.

Sınıfsal iz sürülmelidir

AKP’nin iktidarda 14 yılını tamamladığı bu süreçte, ortaya çıkan tablonun sınıfsal tahlili, bundan sonraki sürecin doğru tahlilinin öncelikli koşuludur. Nasıl ki AKP sıradan bir parti değilse, aldığı rol ve kuruluş amaçları genelde emperyalizmin özelde Türkiyeli sermaye güçlerinin dönemsel ihtiyaçlarına göre biçimlenmişse, bugün de OHAL’den başkanlığa kesintisiz geçişi, aynı sınıfsal izler üzerinden takip etmek gerekiyor.

Sistemin en sıradan demokratik kazanımlara bile yer vermeyen, hatta geçmiş kazanımların rövanşını almayı da hedefleyen niteliği, sorunları katmerleştirmekte ve iç içe sokmaktadır. Örneğin kadının ezilen cins olmaktan kaynaklı “ikinci sınıf” niteliği, artan emek sömürüsü ile beraber daha da derinleşmekte, mücadelenin güncel boyutunu da nihai özgürleşmenin gereklerini de çeşitlendirip büyütmektedir. “Kadının kesintisiz devrimi” olarak tanımlayabileceğimiz ve mücadelede günden geleceğe, özelden (kadının özel durumundan) genele (tüm ezilenlere) doğru bir süreklilik gerektiren bu durumu, “Alevinin kesintisiz devrimi”, “Kürdün kesintisiz devrimi” biçiminde geliştirip hemen her soruna sınıfsal perspektifle ve stratejik ufukla bakabilmek gerekiyor.

Bugün 2023’ün de ötesini işaret eden programlar yapabilen AKP’nin cüreti, 14 yıl boyunca toplumsal muhalefetin parçalanması ve sindirilmesi yönünde attığı adımların sonuç vermekte olduğuna olan inançtan geliyor. Gezi, egemen sınıflardaki bu inancı sarsmış olsa da süreç içinde bu aşılmış ve özellikle 15 Temmuz sonrasında tekrar sermaye için istenilen en “steril rejimin” tesisi için 12 Eylül’de bile rastlanmayan bir cüretle harekete geçilmiştir.

Duçe’likten Führerliğe oradan Reis’liğe

Kiminin gülüşünden, kiminin esmerliğinden, kiminin de fikirlerinden vurulduğu, faşizmin Mussolini’den bugüne tüm tecrübeleri güncellediği bir süreçten geçiyoruz. OHAL, “darbe girişimi” bahanesini çoktan aşmış, gerçek amaca yönelmiş durumda. 15 Temmuz öncesinde AKP’nin Meclis’e getirdiği ve tepkiler nedeniyle geri çektiği veya ajandasında olup getirmek için uygun zaman aradığı çeşitli yasalar bugün KHK ile hızla devreye sokuluyor. Bunun darbecilere karşı önlem kapsamında olmadığı çok açık. Söz konusu olan, yeni bir rejim tesisidir; muhalif potansiyel taşıyan tüm kesimlerin etkisizleştirilmesi ve deyim yerindeyse toplumsal teslimiyetin kalıcılaştırılması yönünde kurumsal adımların atılmasıdır. Öngörülen başkanlık, Duçe’likten Führer’liğe oradan Reis’liğe uzanan bir süreçtir; anayasa değişikliği de buna hukuksal zemin oluşturma adımıdır. Tam da bu bağlamda Erdoğan’ın OHAL öncesi süreçte “bürokratik oligarşi” biçimindeki dışa vuran yakınmaları, karar süreçlerinin engelsizce işletilmesi temennisidir; kuvvetler ayrılığına tahammülsüzlüktür; kararların tek elden uygulanmasıdır.

AKP’nin, yargının bağımsızlığını ifade eden 138’nci Maddeye uzun süredir adeta savaş açmış olması boşuna değildir. Dolayısıyla başkanlık da, anayasa değişikliği de sermayenin ihtiyacıdır. Yani tekeller artık hiçbir engelle karşılamadan gözlerine kestirdikleri her şeyi talan etmek istiyor. Başkanlık da, anayasa değişikliği de bu amaçla gündeme getirilmiştir. 12 Eylül anayasasının faşist niteliğinin yeterli olmamasının, daha da derinleştirilmek istenmesinin sebebi budur.

Uzun soluklu ve nitelik belirleyici adımlar atılıyor

Cumhuriyet yazarı Ayşe Yıldırım’ın söylediği gibi “Temel mesele tüm muhalifler. Artık hedef kitle son derece geniş. Akademisyenler, belediyeler, öğrenciler, yazarlar hedefte.” Göebbels’ten bugüne bir sınıfsal devamlılık içinde geliştirilen “Gazeteciler bir piyanonun tuşları gibi olmalı, biz o tuşa bastığımızda istediğimiz sesi çıkarabilmeliyiz” duruşu güncelleniyor. Bunun için belediyeye de, gazeteye de kayyum atanıyor; sömürgelerin yeniden sömürgeleştirildiği bir dünya konjonktüründe ilçeler, kentler bile özelleştiriliyor. Egemen sınıflar yine Göebbelsçe “Basını, hükümetin kullanabildiği dev bir klavye olarak” düşünüyor; onların kumanda ettikleri ve istedikleri sesi çıkaran bir enstrümana dönüşmeyen hiçbir gazeteciye, hiçbir rektöre, akademisyen veya kamu çalışanına tahammülleri yok. Bu, vaktinde Cemaat’le beraber tasarladıkları “susturulmuş tek tip toplum” projesinin, Cemaat’e karşı mücadelenin enerjisini yedekleyerek kimi nüans farklarıyla hayata geçirilmesidir.

Artık bir avuç işbirlikçi dışında hiç kimse bu cadı avından muaf değildir; kimse güvende, sahip olunan hiçbir şey güvencede değildir. Talan edilen varlıklar, bir başka kesime peşkeş çekiliyor; sokaktaki, işyerindeki, okuldaki hukuksuzluk, Meclis’e de taşınıyor; akademisyene, rektöre, belediye başkanına uygulanan zorbalık milletvekillerine de uygulanıyor; cadı avı onları da kapsıyor.

Ne/nasıl yapmalı?

Aslı Erdoğan’ın, “Durum çok ciddi, korkunç ve aşırı derecede endişe vericidir” demesi gibi duyarlı hemen herkes bir tehdit/tehlike değerlendirmesi yapıyor. Ancak bununla yetinmemek, varlığında hemfikir olunan bu ortak tehdide karşı ne yapılması gerektiği üzerinde yoğunlaşmak, birleşik mücadele ihtiyacını soyuttan somuta taşımak gerekiyor.

Hitler'in “kötülüğü yükseltme” yönündeki başarısına dair yapılan pek çok değerlendirmenin ortak noktası, “iyi insanların seslerini yeterince çıkaramadığı, faşizme karşı en geniş ve en güçlü ittifakın sağlanamadığı” yönündedir. Bertolt Brecht’in “Faşizme karşı birleşmeyenler, faşizmin zindanlarında buluşurlar!” biçimindeki vurgusu aynı anlama geliyor. Bu, dünden bugüne faşizme karşı birikim ve deneyimin gerekleri, bugün ne/nasıl yapılması gerektiğinin çağrısıdır. İnsanım diyen herkese bir sorumluluk yüklemektedir.