Okullarda...
ALİ MURAT İRAT ALİ MURAT İRAT
Türk Hava Yo

Türk Hava Yolları’nın rötar rekorları kırdığı bir yolculuğun ardından Türkiye’ye döndük ama bugün, New York’ta ziyaret ettiğimiz okulları yazma sözümüzü tutalım. İlk gittiğimiz ilkokul ve ortaokul, şehrin dışında, zenginlerin oturduğu bir yerdeydi. Ders sırasında girdiğimiz sınıflarda öğrencilerin istedikleri yerde “konuşlandıklarını” gördüm. Kimi, tahtanın altında uzanarak dinliyordu dersi, kimi duvar dibine çökerek… Öğrenciler son derece ağırbaşlıydı. Müzik dersinde her öğrencinin ayrı bir enstrüman çaldığı bir orkestrayla karşılaştık.

Daha sonra yoksul bölgedeki bir ilkokula gittik. Bizimle birlikte olan dostlarımızın kızları, bu okuldan mezun olmuşlardı. Fakat daha sonra okulun müdürü değişmiş. Müdür, yanımızda Türkiye’den bir milletvekilinin de olmasına karşın kurumu gezmemize izin vermedi. Hatta, “Burayı terk etmelisiniz” dedi. Yalnızca bilgi almak istediğimizi söyleyince de ağzından baklayı çıkardı: “11 Eylül’den sonra işler değişti.”

Müdür bu sözü söylediğinde tam da öğrencilerin fotoğraflarıyla oluşturulan, duvarda asılı beyaz güvercinin altındaydım. Eh, Washington’da şahinler varken, güvercinleri kim takardı?

Bir öğretmen yanımıza gelerek, kendisinin bizimle konuşabileceğini söyledi. Müdür, onun da konuşamayacağını bildirince, kadın öğretmen “O zaman okul binası dışına çıkarak konuşurum” yanıtını verdi. O müdür o öğretmen hakkında Türkiye’deki yüzlerce örnek gibi soruşturma açamazdı belki ama yine de bulunduğumuz ortamda “yürek” isterdi yaptığı. Öğretmenlerin “haksızlığa gelememe” tavırlarının evrensel olduğunu düşündüm o an.

ANADİL SORUNU

Bir hafta sonra bu kez Meksikalıların yoğunlukla yaşadığı bölgedeki bir ortaokula gittim. Doğrusu, kendimi evimde gibi hissettim. Öğrenciler derste bağırıp çağırıyorlar, sürekli kıpırdıyorlar ve öğretmenlerinin sözlerini dinlemekte sabırsız davranıyorlardı. Velilerin isteğiyle, okulda öğrenim görenler için bir öğrenci forması belirlenmişti.

Benim derdim, anadil sorunu üzerine konuşmaktı. Anadilleri İspanyolca olan öğrenciler için iki ayrı sınıf açmışlardı. Sınışardan birinde, İngilizce'yi neredeyse hiç bilmeyen öğrenciler, diğerinde ise İngilizce konuşabilmesine karşın “yabancı dil” olması nedeniyle zorlanan öğrenciler eğitim görüyorlardı. Amaç, İspanyolca ve İngilizce başlayan eğitimin, daha sonra tümden İngilizce’ye döndürülmesi… Öğrenciler belirli testleri geçtikten sonra diğer “normal” sınıflara geçebiliyorlardı. Bu geçiş, genellikle bir yılda tamamlanır, kimi zaman ise birkaç yılı bulabilirmiş. Çift dille eğitim verilen bir sınıfta bir saatliğine ders dinlememe izin verildi. Öğretmen önce bir kaset koyarak videodan İspanyolca kısa bir film izletti öğrencilerine. Daha sonra aynı filmi İngilizce seyretti öğrenciler. Yıl sonu oldu ğu için konuşurken tamamen İngilizce’ye dönmüşlerdi, çocukların ufak tefek hatalarında öğretmen İspanyolca ve İngilizce düzeltmeler yapıyordu. Benim izlediğim ders İngilizce dersiydi, öğretmenler, diğer derslerde de benzer yöntemlerin uygulandığını söylediler.

Kısaca devlet, anadilde eğitim vermiyor, ama anadilin farklı olması sorununa “kayıtsız” kalmadan, soruna anadili kullanarak çözüm arıyor. Bu uygulamaların New York’taki okullarda söz konusu olduğunun, merkezi bir eğitim yönetimi olmadığı için ABD’yi kapsayan genel bir eğitim politikasından bahsedilemeyeceğinin de altını çizmek gerekiyor.

New York’ta bir öğretmen sendikasını da ziyaret ettik. 2 bin üyeli küçük sendikanın başkan yardımcısına Eğitim Sen’in yaşadıklarını anlattım. Sendikanın kapatılması girişimine tepki verse de, yine de sendikaların “çizgiyi aşmamaları” gerektiğini, kendilerinin uygulamalarında devleti takip ettiğini söyledi. ABD’de sendikacılık da bu kadar olur, diye düşündük.

Fakat katıldığımız bir başka toplantı yüreğimize su serpti. ABD’liler, Iraklı sendikacılarla buluşmuşlar, ülkeyi dolaşarak barış mesajları veriyorlardı. Iraklı sendika lideri, ülkelerinde işsizliğin yüzde 50 düzeyinde olduğunu, çalışanlar açısından durumun her geçen gün kötüye gittiğini söyledi.

Üst üste verilen savaş karşıtı mesajların ardı ndan, ilk Körfez savaşında “asker” olan bir genç konuştu. Savaşın gerçek yüzünün ABD’de asla gösterilmediğinden bahsetti. Liseden mezun olana kadar “sendika”nın ne olduğunu öğrenemediğini söyleyince salondan acı bir gülümseme yükseldi. Savaşa gitmesiyle sendikayı bilmemesi arasında bağ kuruyordu genç adam. Baktım, binanın dışındaki pencerede bir güvercin var. Irkçı müdürü atlatan öğrenciler okuldan kaçmış, Iraklı sendikacıları görmeye gelmişler diye düşündüm. Düşü bile güzeldi…