Olağandışılığın değil, kötülüğün sıradanlaşması!
MERYEM KORAY MERYEM KORAY

“Kötülüğün Sıradanlaşması” sözü Hannah Arendt’ e ait... Arendt, Nazi döneminde insanların nasıl olup da “emir kullarına” dönüşüp, düşünüp duraksamadan her tür acımasızlık ve kötülüğü yapar duruma gelişlerini açıklamaya çalışırken, kötülüğü insandan çok rejime bağlayan bir tez ileri sürmekte. Buna göre, totaliter rejimler insanları akıl ve vicdandan uzaklaştırarak robotlaştırdıklarından, “kötülüğün sıradanlaşmasına” da yol açmaktalar.

İnsana dair oldukça karamsar bir yaklaşımı ortaya attığına kuşku yok.

Yine de, geçmişten bugüne totaliter rejimlerin arkalarında bıraktıkları miras düşünülürse, yabana atılacak bir yanı olmadığı ortada. Kuşkusuz, insanları “kullaştırma” sürecinde, korkutma kadar vatan- millet-ümmet gibi düşünmeyi ortadan kaldırmaya yönelik duygusal imgeler-hayallerden yararlanıldığını da unutmamak gerekmekte. Sonuç ise vahim.!.. Emre itaat eden, bunu yaparken de “kötülüğü” kendi kafasında rasyonelleştiren insan ordusu...

Uzun süredir bu ülkede yaşadıklarımızı da, bazen çılgınlık, bazen gerçek dışılık, bazen yalan, bazen “mış” dünyası diyerek tanımlamaya çalışıyoruz ama “kötülüğü sıradanlaştığını” söylemek daha yerinde olacak. Rejim otokrasiye doğru gittikçe de, kötülüklerin ve kötülüğe alet olanların arttığını görmekteyiz.

Örneğin 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü idi... Bu ülkede ise, basın özgürlüğünün ne hallere düştüğü görmemek mümkün mü? 150’den fazla gazeteci özgürlüğünden yoksun; çok sayıda medya organı kapatılmış durumda; iddianameler ise akla zarar nitelikte...

Birileri basın özgürlüğünden söz ediyor ama iktidar gazetecilere “terörist” muamelesi yapmaktan çekinmiyor. İktidara, hukuk devleti denilen, yargı bağımsızlığından söz edilen ülkedeki yargı organları da katılmış durumda. Hep birlikte, kötülüğü dokuyorlar!

Tüm bunlar olurken, siyasetten konuşmanın, yazmanın bir anlamı kaldığını düşünmek de zor.

Buna karşı, yargı gibi, akademiden, iş dünyasından, sendikalardan, toplumun önemli bölümünden de bir ses çıkmıyor.

Bunun gibi, 15 Temmuz’dan buyana KHK’lerle üniversitelerden 4811 akademisyen ihraç edilmiş durumda. Basın özgürlüğü gibi, düşünme özgürlüğüne de elveda dedik!... Ölçüsüz-hukuksuz KHK’larla, kan kaybeden üniversiteler, düşünmesi engellenen akademiler ne hale geldi diye de soranlar yok!...

Üniversiteden atılanların bir kısmı, bu ülkeye barış gelsin, şiddet ve ölümler son bulsun diyen akademisyenler... İnsan sormadan edemiyor, ne demelerini isterdiniz!... “Savaş iyidir; ölüm güzeldir; sorunları şiddet yoluyla çözmekten başka yol yoktur” mu deselerdi!...

Ne yazık ki, böyle diyenlerin alkış aldığı, koltuk bulduğu bir ülke haline geldik... Çoğunluk buna itiraz etmedikçe, kötülüğün gün gün arsız bir ot gibi dallanıp budaklanmasını önlemek de mümkün görünmüyor.

İki arkadaşımız –Nuriye Gülmen ve Semih Özakça- işlerini geri almak için günlerdir Ankara’da sokakta oturma eylemi yapıyorlar. Gözaltına alınıyor, şiddetle karşılaşıyor, yine yerlerinden dönüyorlar. Duyan yok! Sonuç alamadıklarından 29 gündür de açlık grevine gitmiş durumdalar. Açlık grevi açısından 30 gün gibi kritik bir döneme gelmiş olmalarına karşın, vazgeçmiyorlar. Onlara destek olmak üzere şimdi akademisyen arkadaşlarımız arasında da bu greve katılanlar oldu, olacak.

Öyleyse sormamız gerekmiyor mu? Haklarını aramak için insanların canlarını ortaya koymak durumunda kalması, kötülük değil de nedir!

İşten çıkarmak da yetmiyor; kamu görevinden çıkarılan akademisyenlerin başka yerlerde iş bulması da engelleniyor. Sessiz sedasız bir “kara liste” yaratılmış ve uygulanmakta!...

Bunun ötesine geçen örnekler de var. Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü Arendt üzerine sempozyum düzenlemiş. Güzel; güzel ama sempozyumu düzenleyenler, bu sempozyumda bildiri sunacak olan bir akademisyeni –Serdar Tekin-programdan çıkarmışlar. Nedeni de, KHK ile ihraç edilen bir akademisyen olması!...
Yani, Arendt’in konuşulacağı sempozyum, Arendt’in “kötülüğün sıradanlaşması” tezinin bir örneğini ortaya koymaktan kaçınmıyor! Yazık!...

Tüm bunlar olurken, siyasetten konuşmanın, yazmanın bir anlamı kaldığını düşünmek de zor.

Zor; çünkü iktidar için “tek adam” devri artık yasallaşmış durumda. “Atı alan Üsküdar’ı geçti” lafı boşuna söylenmedi yani...

Ancak zorluğu yaratan daha önemli konu, kötülükler bu kadar çoğalır ve sıradanlaşırken, muhalefet partisinin rasathane gibi durum tespiti yapmaktan öteye gidememesi!... Referandum “sonuçlarını tanımamak” tan söz ettikleri gibi, şimdi de partili cumhurbaşkanına izin vermeyeceğiz diyorlar!... Nasıl izin vermeyeceklerini ise kimse bilmiyor!

Özetle, eskimiş söylemlerin ötesi yok! Buna karşın, birileri –Deniz Baykal- çoktan duruma uyanmış 2019 seçimlerine hazırlık yapmaktan söz ederek, kendisini hatırlatmakta. Parti içinde aklı başında eleştiri getirenler ise -Fikri Sağlar gibi-kapı dışına konma tehdidiyle karşı karşıya kalıyor. Bu kadar akil adamın bir araya gelip, bu kadar “kof” bir siyaset ortaya koyması nasıl bir aymazlıktır anlamak mümkün değil.

Oysa bu ülkenin en az yarısı, kötülüğün bu kadar sıradanlaşmasında bu aymazlıkların payını görmelerini bekliyor.