Öldün mü, yaşıyor musun
AYÇA SÖYLEMEZ AYÇA SÖYLEMEZ

Bugün açlık grevinin 160 günü.

Adlarını söylemek de yasaklandı. Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’yı tamamen yok saymayı amaçlayan devletin son numarası bu.

Ankara Tabip Odası Başkanı Dr. Vedat Bulut, 3 Ağustos’taki basın toplantısında, Nuriye ile Semih’in sağlık durumlarını anlatırken, protein kaybının şiddetli olduğunu söylemiş, organların birden fazlasında sorun yaşanma tehlikesine karşı uyarıda bulunmuştu. Ancak bulundukları Sincan Cezaevi Hastanesi’nde buna müdahale edebilecek yeterli sayıda ve uzmanlıkta doktor olmadığını da söyledi:

“23 Mayıs’ta tutuklanmalarının ardından muayeneleri aksadı. Açlık grevi çoklu organ sorunları yaratır bu nedenle muayenelere çok sayıda uzmanın katılması gerekir. Nörolog, kardiyalog, dahiliye uzmanı… Gülmen ve Özakça’nın tüm organlarında sorun yaşanabileceğinden, çok hekimli bir ortamda bulunmaları gerekir. Sincan Cezaevi Hastanesi böyle bir ortam değil, uzman doktor gerektiğinde dışarıdan çağırılabiliyor.”

Nuriye ve Semih’e aylardır söylenen ‘Size zorla müdahale edeceğiz’ tehdidi ise günler arttıkça daha da yaklaşıyor. İki aydır gece uykusunda gelen gardiyanların ‘Öldün mü, yaşıyor musun’ kontrolü de bu ihtimali düşündürüyor (Uygulamanın sebebinin bilincin açıklığını kontrol etmek olduğu yönünde şüpheler var).

Madem zorla müdahale tehdidi devletin güvenlik ve sağlık kurumlarından geliyor, o halde devletin kabul ettiği kanunlara göre ‘zorla müdahale’ mümkün mü? Türk Tabipleri Birliği’ne göre, kişinin kendisi, bilinci açıkken ‘Müdahale edilmesin’ beyanında bulunduysa değil. Kaldı ki, zorla müdahalenin, açlık grevini sağlıklı bitirebilme ihtimali olanları sakat bırakma tehlikesi barındırdığını söyleyen doktorlar varken.

Daha önce de yazmıştım, Türk Tabipleri Birliği’nin ‘Açlık Grevleri Sırasında Tıbbi Etik İlkeler ve Bunun Pratik Yansımaları’ başlıklı broşüründe, zorla müdahaleyle ilgili şu bilgiler yer alıyor:

“Açlık grevcisinin bilinci bozulur ya da komaya girerse hekim, açlık grevcisinin son kararına saygı göstererek tutum alacaktır. Bu çerçevede hastanın rızasına aykırı bir şekilde ‘zorla besleme’ etik açıdan doğru değildir… Bilinci açık olan açlık grevcisi beslenmeyi reddettiğinde bu kişiler hekimler tarafından zorla beslenmeyecektir. Bunun aksi hem tıbbi etik, hem de hasta hakları açısından yanlış bir tutumdur.”

Türk Tabipleri Birliği’nin ‘Açlık Grevleri ve Hekimler/Klinik, Etik Yaklaşım ve Hukuksal Boyut’ belgesinde de şu bilgiler var:

“Açlık grevi ve ölüm oruçlarına katılan kişilerin durumu ‘acil’ olarak nitelenemez. Tam aksine sağlık tablosu, gün gün ilerleyerek belirli bir sürenin sonunda ağırlaşmaktadır. Bu nedenle (cezaevi) hekiminin, aydınlatılmış onam ve muvafakat alma konusundaki sorumluluğunu yerine getirmeksizin, ‘acil durum’ veya ‘hayati tehlike’ veya ‘bilinç kaybı’ gerekçeleriyle müdahale etmesi, kusurlu bir davranış olacaktır.”

TTB Merkez Konseyi’nden Dr. Selma Güngör de aynı basın toplantısında, “Açlık grevleri ve buna bağlı yıkım devam ediyor. Bedenlerinden, organlarından çok şey kaybediyorlar. Zorlamanın içerdiği her şey bedende yıkıma yol açar. Bu nedenle zorla muayene, zorla tedavi gibi kendilerinin rızası olmayan uygulamalardan kaçınılmasını yetkililerden talep ettik. Açlık grevi bir hastalık değildir, hastalık olsa bile hastanın rızası gerekir” demişti.

Yani, kişinin bedeni üzerindeki tasarrufu tartışmasına bile girmeden, doktorlar, tıbbi ve hukuki olarak onay almadan zorla müdahalenin etik olmadığı konusunda hemfikir.

Buna rağmen halen bu tehdidin sürme nedeni nedir peki?