Oligarşi, tekelci burjuvazi ve ‘illiberal demokrasi’
18.02.2018 09:25 BİRGÜN PAZAR
İlliberal demokrasiler, seçme-seçilme özgürlüğü gibi formel özgürlüklerin kırıntılar halinde varolduğu ancak liberal demokrasilerdeki tanımlı ölçüde temel hak ve özgürlüklerin varolmadığı hibrid rejimdir. Örgütlenme, düşünce ve ifade özgürlükleri kısıtlanmıştır ama demokrasi sıfatını barındıran temel parametre seçimlerin varlığıdır

Kansu Yıldırım

Tekeller ve oligarşi
Tekelci sermaye olgusu, Marx’ın sermayenin merkezileştirilmesiyle ilgili yaptığı vurgudan Rudolf Hilferding’e, Lenin’e, Paul M. Sweezy’lere dek uzanan bir çabayla kapitalizmin tarihsel bir eğilimi olarak önemli ve belirleyici bir analiz birimi olmuştur. Tekelci sermaye, sanayi sermayesi dışında mali sermayesi de bulunan, başka bir ifadeyle banka veya bankalarıyla ulusal ve uluslararası piyasalarda varlık gösterebilen sermayedir. Lenin’in belirttiği üzere, tekeller, bankalardan çıkmıştır. Bankalar, bugün mali-sermaye tekelini ellerinde tutmaktadırlar. En gelişmiş kapitalist ülkelerdeki büyük bankalar, sınai sermayenin ve banka sermayesinin “kişisel” birliğini gerçekleştirmiştir. Bütün ülkelerdeki sermaye ve gelirin en büyük bölümünü oluşturan milyarların denetimini kendi ellerinde toplamışlardır.


Tekelci sermaye fraksiyonların iktidar bloğundaki kompozisyonu oligarşik bir biçimde belirginleşir. Oligarşinin sınıfsal bileşiminde tekelci sermayenin ekonomik ve politik temsilleri, kişi veya parti gibi kurumlarla yerini alır. Bu nedenle temsil ilişkisinin “demokratik” niteliği oligarşinin bileşimiyle doğru orantılıdır. Kapitalist sınıfların değişik çıkarları hükümet politikaları olarak cisimleştikçe, demokrasi ve politika ilişkisi de buna göre karakter kazanır. Seçme ve seçilme özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, parti ve dernek açma özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi anayasal güvence altına alınan “formel özgürlükler” alanının sınırları, oligarşinin çizdiği kadardır.

Oligarşi ve demokrasi
Olağanüstü halin hüküm sürdüğü koşullarda Türkiye’de pek çok hak ihlalinin yaşandığı, bütünlüklü olarak hak ihlallerinin hem nicelik (ihlal sayısı) hem de nitelik olarak 12 Eylül Darbesi ve cunta yönetimi günlerini aştığı raporlarda dile getirilmektedir. En önemlisi de niteliksel değişmenin kendisidir. Kararnameler ile ihraç edilenler veya açığa alınanlar sadece işsiz kalmamaktadır; pasaportların iptal edilmesinden yurtdışına çıkış yasağı getirilmesine, bir daha kamu hizmetinde istihdam edilememeden mahkûmiyet kararı aranmaksızın rütbe ve memuriyetlerinin alınmasına geniş bir vatandaşlık haklarının kısıtlanması durumu söz konusudur.

Türkiye’de formel özgürlükler alanının vatandaşlık haklarıyla birlikte hemen tüm yönleriyle kısıtlandığı olağanüstü hal koşullarında demokrasinin varlığına ilişkin çeşitli soru işaretleri vardır. Bu sorular sadece emek örgütleri ve ezilen sınıfların temsilcileri tarafından sorulmamaktadır. Oligarşi içerisinde de yürütülen tartışmaya bakmak gerekmektedir. İktidar bloğundaki oligarşik bileşim mükemmel bir ahenk içinde değildir. Çıkarlara dayalı gerilimli bir ilişki yürütüldüğünün göstergelerinden birisi demokrasinin akıbetine ilişkin tartışmalardır.

İktidar partisi, demokrasinin çalıştığını, her türlü hak ve özgürlüğün mevcut olduğunu, adil yargılamanın ve hukukun üstünlüğünün varolduğunu iddia ederken, tekelci burjuvazinin temsilcileri bu duruma şerh düşmekte, uluslararası örnekler ve hatırlatmalarla görüşlerini açıklamaktadır. Kökten bir reddediş ve köprüleri yakmadıklarının en çıplak ifadesi, iktidar partisi aleyhine açık bir siyasal faaliyet içerisinde bulunmamalarıdır.

Büyük burjuvazinin tepkileri
2010 Referandumu’ndan bu yana tekelci burjuvazi ile iktidar partisi arasında muvazaalı bir durum olduğunu, tekelci fraksiyonların politik gidişatla ilgilenmediği takdirde ekonomik pastadan daha çok pay aldığını söylemek mümkündür. Bu tip bir ittifak durumunun somutlaştığı yer, iktidar blokudur. Oligarşik bileşimin dayanıklılığı ve ömür süresini bu sınırlara ne kadar riayet edilip edilmediği belirlemektedir. Kâr oranlarını ve cirolarını fazlasıyla arttıran tekelci finans-kapital, devletin tüm imkanları eşliğinde şirketlerinin piyasa değerini katlamaktadır. Koç Holding’in net kârı geçtiğimiz yıl yüzde 41.9 artışla 4.91 milyar TL olurken, finans sektörü dahil toplam hasılatı 98.87 milyar TL olmuştur. Öte yandan Borsa İstanbul’daki şirketlerin 2017’deki toplam piyasa değeri, 2016 kapanışına göre 267 milyar lira artarak 883 milyar liraya ulaşmıştır. Koç Holding borsanın en değerli şirketi unvanını korurken, Koç Holdingi iki banka, 45 milyar TL ile Garanti Bankası ve 39,4 milyar TL ile Akbank izlemiştir.

AKP’li yıllarda ciroları katlanarak büyüyen tekelci burjuvazinin son dönemde dile getirdikleri eleştirilerin içeriğindeki baskın motifler “hukukun üstünlüğü” ve “OHAL’in kaldırılması”dır. 2017’nin Aralık ayında gerçekleşen TÜSİAD Yüksek İstişare toplantısındaki konuşma başlıklarına bakılabilir. TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Erol Bilecik “Adaletin herkes için sağlandığı güçlü bir hukuk devleti istiyoruz.” ve OHAL noktasında “Özgürlük-güvenlik dengesinde sürekli olarak güvenlikten yana tercih kullanmak, güvenliği sağlamak için eksik bir yaklaşım olabilir” eleştirilerinde bulunmuştur. Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Tuncay Özilhan ise Batı’dan kopmamak gerektiğini, erkler ayrımını vurgulayan bir konuşma gerçekleştirmiştir: “Sağlıklı bir ekonominin olmazsa olmaz koşulu, adil rekabet şartlarının tesis edilmesi ve korunmasıdır.”
oligarsi-tekelci-burjuvazi-ve-illiberal-demokrasi-429037-1.TÜSİAD’ın OHAL ve demokrasiye ilişkin vurgusundaki hakim tema “olağan demokratik işleyişten uzaklaşılmasın, yabancı ve yerli sermayedarları yatırımlardan soğutması, uzaklaştırılmasına” yöneliktir. TÜSİAD’ın formel özgürlükler ve demokrasi alanına gündeme getirdiği endişeleri arasında olmayan çok açık bir şey vardır: Grev yasakları. AKP iktidarı döneminde gerçekleşen 14 grev yasağının 6’sı OHAL dönemindir. Her seferinde “hukukun üstünlüğü” vurgusunu yapan tekelci burjuvazi, emeğin tarihsel kazanımı ve anayasal hakkı olan grev yasağına ilişkin derin sessizlik içerisindedir. Formel özgürlüklerin sınıfsal sınırının en açık göstergesi budur.

İlliberal demokrasi
Oligarklar arasında demokrasiye ilişkin yürütülen tartışmada tüm gerilimlere rağmen ortak noktanın işçi sınıfı düşmanlığı olduğu görülebilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “OHAL’i grev tehdidi olan yere kullanıyoruz” sözü de oligarşik bileşim içerisinde süren gerilimi yumuşatma, tekelci burjuvazinin siyasal desteğini almaya dönük verilen (sınıfsal) açık çektir. Son 15 yılda tekelci burjuvazinin kâr oranlarını arttırmasıyla AKP’nin iktidarda kalma süresi tesadüf değildir. Başkanlık olmak üzere farklı hukuki ve politik düzenekleri uygulama gücünün artması, tekellerin iktisadi büyüyüşüyle yakından ilişkilidir.

Türkiye’de tekelci burjuvazinin demokrasiye ilişkin serzenişleri dikkate alındığında, onlar açısından mevcut demokrasi biçiminin “illiberal demokrasi” olduğu ileri sürülebilir. Liberal teorisyenlerden Fareed Zakaria’nın bir çalışmasında andığı illiberal demokrasi kavramı, ülke incelemeleri eşliğinde demokrasileri “liberal olan ve olmayan” şeklinde yaptığı ayrıma dayanır. Zakaria “son iki yüz yılda demokratikleşen devletlerin istikrarlı otokrasi ve liberal demokrasilerden çok daha fazla savaşa gittiği sonucunu” aktarır. “Anayasal liberalizm üzerinde tesis edilmeyen ülkelerde demokrasinin yükselişi ultra milliyetçilik ve savaş tacirliğine” dayanır.

Sınıfsal bir açıdan yaklaşıldığında ise illiberal demokrasi, kapitalist üretim ilişkilerinin üstyapıdaki güncel tezahürüdür. İlliberal demokrasiler, seçme-seçilme özgürlüğü gibi formel özgürlüklerin kırıntılar halinde varolduğu ancak liberal demokrasilerdeki tanımlı ölçüde temel hak ve özgürlüklerin varolmadığı hibrid rejimdir. Örgütlenme, düşünce ve ifade özgürlükleri kısıtlanmıştır ama demokrasi sıfatını barındıran temel parametre seçimlerin varlığıdır. Ne var ki, seçimlerin adil ve hür olması beklenmez. Zakaria’ya göre demokrasi menzilinde Batı tipi liberal demokrasi nihai hedef değildir ama mevcut şıklardan birisidir. “Demokrasisi olgunlaşamayan biçimler, koyu bir illiberalizme kayar”.

OHAL, hukukun üstünlüğü, AB ve Batı ile ilişkilerdeki mevcut talepleri düşünüldüğünde tekelci burjuvazi açısından hala bir demokrasi vurgusu yürürlüktedir ama bunun biçimi illiberaldir. Bu nedenle AKP iktidarıyla kurdukları ittifaktaki en büyük arzuları, illiberal formdan iç ve dış politikada liberal forma dönülmesidir. Büyük burjuvazinin bu taleplerinin temel nedeni, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra TMSF aracılığıyla başlayan özel mülkiyete el koyma pratiğinin öngörülemez ve sınırlandırılamaz oluşu, mevcut kapitalist demokraside mülkiyet güvencesinin temellere oturtulmasıdır. İkinci önemli neden, Batı tipi kapitalist rasyonaliteden uzaklaşılması sonucunda (özellikle istihdam yaratan) uluslararası sermayeyle ilişkilerin bozulma, ulusüstü sermaye kuruluşlarında kapitalist devletin temsilinde prestij kaybı olasılığıdır.


Emekçi sınıflar açısından tablo aynıdır: ister illiberal ister liberal olsun kapitalist demokrasi yelpazesinde gerçek bir demokrasi pratiği bulunmaz. Sendikalaştığı için işten atılan, hak aramak için greve çıktığında hakkı gasp edilen, haberini yapan gazetenin kapatıldığı, gazetecinin tutuklandığı, en önemlisi kendisini temsil ettiğini iddia eden partilerin tekelci sermayeyle kurduğu ittifakı derinleştirme yolu arayan demokrasi ikliminde işçi sınıfına yer yoktur. Tekelci oligarşinin vaat edeceği demokrasinin içeriği artık değer sömüründen başka bir şey değildir. Bu tip bir demokrasinin tecelligahı olan mekanlarsa “işsizim”, “açım”, “geçinemiyorum” diye kendisini ateşe veren işsiz emekçilerin yanık kokusuyla kaplıdır.