Ölüm kokuyor kent/ülke/ülkemiz
ZAHİT ATAM ZAHİT ATAM

Bilgiyi önemsizleştirince ve hal edince aklı ve yok edince vicdanı, Zafer için birbirimize yönelmiş kılıçlarımızla Binlerce yıldan gelen merhabayı kalleşlik türküleri ve yok etmenin hazzıyla, Silahların gölgesi altında narsistik haz için ötekinin acısında mutluluk arayınca başladı her şey.
Unutuyoruz nasılsa? Geçmiş, bizi kurtuluşa götüren gizli bir serseri gibi içimizde yaşamaz mı?
Soluk alıp vermelerimizde, kulağımıza fısıldayan çıkış, geçmişin küçük sessiz ve utangaç esin perileri ile dilsiz ilhamları değil midir? Bugünkü yokluğumuz ve geleceğe uzanmayan yıkıcı eylemlerimiz, hakikatin ışığından kopmak değil mi? Bağımızı kopardığımız geçmiş değil mi gelecekteki barışı kuracak olan? Yıkmakta niçin bu kadar mahiriz de ötekinin sesine kulak veren ruhumuz böylesine sağır? Yoksulluğumuz benin hükmettiği ve senin kötürüm olduğu yerde sökün etmiyor mu her gün uygulanan şiddette?
Büyük bağırtılar duyuyoruz, öfke ve tiksinti sesleri ancak kılıç sallayışlarını örtmek için fon müziği mi yoksa bir parazit mi? Susmuş ve vicdan yarasından içe gömülmüş iniltileri duymamak mı bizi zafere götürecek? Susmuş olanların yankılarını duyacak yürek yok mu bizde?
Kur yaptığımız kadınlarımızın tanımak bile istemedikleri kız kardeşlerine karşı bu öfke niye? Tahtaya kalkacak çocuğun oturağını parçalayarak mı mahir olacağız? Bilim irfan ve edebiyat satırları silinmiş de kan kokan ve yok edici meleğin şakırtıları ile efendiliği kime caka diye satıyoruz?
Geçmişle ve anılarımızla sözleşmemizi yırtacak ne yaşadık ki şimdi kendimizi reddetmekten başka anlama gelmeyen sağır sultanlığımız ve adalet diye zulümden haz alan şiddetimiz bu millete ne verecek, hangi hazzın kaynağı ölümleri temizleyecek?
Geçmişteki acılarımız/yaralarımız değil mi bugünkü kan kusanlarımızın nöbeti devralmaları? Geçmişteki korkunç düşüncelerimiz değil mi bugünün yaşanılanları, geçmişin kâbusları ve yandaşını rakip görüp kanından şerbet yapma hayallerine dönüşmüş yokluk enerjisi?
Geçmişin düşünülmüş katliamları bugün ayırdına varılmayan da şimdiki zamandan geleceğin barış güvercinlerini yok ederek, mertlik ve kudret lafzına sığınmıyor mu?
Yüreğimiz yanmak yerine üşengeçlikle umursamazlıkla sevdasızlıkla hüküm verdikçe ve eylem yürekten emir almadıkça, yoklaştırdığımız bedenler kanlarıyla arşınladığımız sokaklar, al rengiyle yürek ezgisi duymaz sağır ve hiçlik övgüsü yapan türküleri söyletmiyor mi? Korkaklığımızın zafer türkülerine aç olacak kadar muhtaç nasıl olduk?
Hitler çığırıyor kulaklarımızda, çınlayan öfkeli ve nöbetli sesi buyuruyor, milyonlarca insanı rahatlatan ninnilere dönüşmüş gibi: “Savaşta her zaman kaybeden taraf suçludur, haklı olsa bile”, bu mudur bizim sığınağımız, bilincimizin radyasyon kapmış titrek sesi buna mı sığınıyor şimdi?
Dostlar düşünelim şimdi, tarihin ardından giden, geçmişin sesine kulak veren, ruh yangınlarına âşık insanlar kiminle özdeşleşir? Acılarımız hüznün gölgesinde “kaçınılmaz biçimde galip gelenle özdeşleşmek ve zalim bile olsa galibin yanında olmak” dersek bu toprağın terine ve hikmetine karşı gelmez miyiz?
Bilmez miyiz, belirli bir dönemin iktidar sahipleri, geçmişin bütün galiplerinin mirasçılarıdır. Öyleyse galibin yanında olmak, çoğu kere zalimin zafer alayında figüran olmak değil midir? Galip gelenle özdeşleşmek, o zaman tüm iktidar sahiplerinin işine yaramaz mı?
Hatırla yüreğinin derinlerinde vicdanın haykıran sesini: Bugüne değin, reddedilmiş direniş türkülerinin ezgisini bastıran tafralı zafer alayları, kimler ve de kimler yıkıntılar arasında övünçle ilerlerken, bugün iktidarda olanları bugün yere serilmiş olanların üstünden geçiren marşların buyurgan sesiyle birlikte yürümüyor muyuz öyleyse? Savaş ganimeti de adet olduğu üzere, bu zafer alayıyla ancak ve ancak kardeşkanı ve çocuk özlemlerini damıtıp yapılmış heykellerden başka nedir ki? Kanla yapılmış heykellere zafer tacı demiyor muyuz?
Hars, medeniyet, yücelik, ulvilik bahşettiğimiz kültür varlıkları, küçücük bir vicdan sızlamasına kulak verildiğinde,
Bir an için içten gelen bastırılamaz olduğunda ve giderek fısıldayan sesiyle yürektekini kulağımızın süsü yaptığında,
Her şeyin bulanık olduğu o öfke ve zafer sarhoşluğu anında bir an için görünür görünmez silikleşen İnsaf Buyruğu kendi acı bilincini görmezden geldiğinden açığa çıkarmaz mı?
Kültür varlıkları, edebi ve ebedi eser dediklerimiz aslında sadece ve fakat ki insanın tüylerini ürperten düşünmeden ve itiraz bildiren sorgulamadan aşamayacağımız yürek sesi vicdan sızısı, varlıklarını yalnızca onları ihdas eden dehalara değil de, o dehaların çağdaşlarının adı bile anılmayan angaryalarına borçlu değil midir?
Bu ibadethaneyi hep birlikte kurmadık mı?
Kültür alanında hiçbir belge yoktur ki aynı zamanda bir barbarlık damgası yememiş olsun!
Nasıl bu acı katliamların ortasında, hiçbirimiz barbarlıktan arınmış değilsek… acılarla yazılmış tarihin sessiz ve biçare belgeleri kuşaktan kuşağa gelirken nice yalanı kendine yoldaş bilmemiş miydi?
Zafer tacının çelenginin sığınağı: savaşta verilen ilk kayıp, gerçektir, ve bir başkası, “insani ve erdemli olan” zaaftır, bir yok sayılan daha, “savaş kimin haklı olduğuna değil, kimin güçsüz olduğuna karar verir,” nihai olanı en acısıdır: eğer askerler düşünmeye başlasaydı, orduda kimse kalmazdı. Kabul etmekte zorlandığımız yalın gerçek şu, savaş, yüreklilik değil, korkaklıktır.
Müptela mıyız neyiz, yokluk türkülerinden aş yaptık, açlıktan zafer türküleri yakıyoruz.