Onatsızlık



30 Aralık 1994 günü, Taksim’deki bir pastaneye konan uyduruk bir bomba, kör şiddetin en ağır faturasını çıkarttı. Yasemin Cebenoyan’ı hemen, Onat Kutlar’ı on iki gün sonra öldüren bombayı koyan örgüt, sembolik eylemini hayata geçirirken, yani İstanbul’un göbeğini havaya uçurabilecek ‘güç’e sahip olduğu mesajını verirken, Türkiye’nin sahih bir entelektüelini, kendisini de akıl endazesinde değerlendirebilecek nadir insanlardan birini yok etti…


“Ben böyle çokken nasıl yürürüm başkalarına” diye bitiyordu geride kalmış bir şiirim. Ben öyle çok muydum, yürümez miydim başkalarına, ayrı konu. Ama Onat Kutlar nasıl da ‘çok’tu ve hep, hep başkalarına yürüdü, çokluğunu paylaştı; olmadı dağıttı.


Hep, biraz kendimiz, çokça başkaları için istediğimiz bir şeyleri Onat yaptı. Sonunda bedenini yok eden ülkesiyle, tanıdığı tanımadığı arkadaşlarıyla, düşlerini paylaştı. Bu yüzden, gürleyen bir ırmak olabileceği her alanda, hikâye, şiir, sinema… Eşsiz bir pınar olarak kalmayı göze aldı ve kocaman bir deniz oldu hayatımızda. Bugünlerde, Onat Kutlar’ın şiir kitaplarını, Peralı Bir Aşk İçin Divan’ı ve bu kitabı da içeren Unutulmuş Kent’i okuyorum sık sık; yitirdiğim gizli şaire hasretim daha da büyüyor.


Antep’in Nizip ilçesinde, ‘faili meçhul’ ve vahşi bir cinayete kurban edilen Mehmet Şen’in eşi Nuray Şen’i dinlerken, onun çizdiği, dağılmış, dağıtılmış bir ailenin Türkiye coğrafyasından sürülüşü resmine tanık olurken, cebimden çıkarttığım kitapta, aradığımı buluyorum: “Hep giden bir bozkır gemisiydi Antep.”


Onat Kutlar, ‘gitmek’ fiilindeki çekiciliği, Fransız şairi Cendrars’tan farklı yaşamıştı: “Blaise Cendrars’ın uzak kardeşi”!


Cendrars ‘gezgin’di, Onat hep geri dönmeye, biriktirdiklerini devretmeye yeminli. Onat Kutlar’ın, belki kerteriz alınabilecek başlangıcı Langlois’dan, sayısız sinema yönetmenine, eleştirmenine uzanan dostluklarının, kişisel yanı kadar, Türkiye’nin sımsıkı kapalı sanat ufkunu açmak, sınırsız bir sanat toplumuna genleştirmek gibi bir ‘memleketçi’ boyutu da vardı.


Onun ‘gitmek’ fiilinin içinde, Nâzım Hik-met’in ‘gitmek zorunda bırakılmak’ hali de bulunabilir ve belki bu yüzden, o güzelim otobiyografik şiirine “Nâzım’dan ve Cendrars’tan Sonra” adını vermiştir. Cemal Süreya’nın ‘sürgün’ ontolojisi ve Ülkü Tamer’in ironik gurbet sızısı eklenirse, Onat Kutlar’ın denklemine yaklaşır mıyız? Kim bilir? Bilinen, artık Onat’ın olmadığı.


(…) Meselesi insanca yaşamak, özgür yaşamak, barış içinde yaşamak, eşitlik içinde yaşamak, inandığı gibi yaşamak olan herkes için, Onat, hayatın altın ölçüsünü kuranlardandı. Sakin bir entelektüeldi Onat Kutlar. Ona ihtiyaç duyulmadığı zamanlarda, sessiz ve keyifli hayatını sürdürürdü.


(…) Türkiye’nin içe kapalılık kompleksinden kurtarılması gerektiğine inanırdı. Paranoyak şizofren bir Asya toplumu olmak zorunda değiliz; bunu bilirdi, en iyi bilirdi. Bu yüzden, Henri Langlois’nın altından girmiş üstünden çıkmış, Türkiye Sinematek’ini, yakın arkadaşı Şakir Eczacıbaşı ile birlikte kurmuş ve ötesi, dünya Sinematekleri kalitesine ulaştırmıştı.


Müthiş bir hikâye kitabı vardı: İshak. Ama o, okuyacak iyi bir şey bulduğu sürece yazmaya gerek görmeyenlerdendi. Hakçası, tembel bir yazardı. 12 Eylül’ü mektuplarıyla göğüsledi. Türkiye’ye çöken faşizm kâbusunu, geleceğe doğru silip atanların başındaydı Onat. Hapishanedeki devrimcilere, hiç aksatmadan, on beşte bir mektup yazdı. “Yeter ki kararmasın / Sol memenin altındaki cevahir” dedi. Karartmadı.


12 Eylül tutsakları, Onat’ın mektuplarıyla aydınlandı. Biliyorum. Şairdi. Bence şiiri kalacaktır. “Peralı Bir Aşk İçin Divan” ve bu kitabı da içeren “Unutulmuş Kent” iyi kitaplardı.


Şairliğini önemserdi sanıyorum, ama bunu hiç belli etmemiştir. (…) Ermiş ressamlar mertebesinde bir portreciydi. Birkaç cümleyle, anlattığı kişinin derinliğine ulaşır, ayrıntıları bir ‘edâ’nın içine sığdırıverirdi. En ötesi ise, Onat’ın, zor zamanda imdada yetişen bir ‘akıl’ olmasıydı. Kendiliğinden bir yetenekle, ‘kör-düğüm’lerin kılıçsız da çözülebileceğini ispatlamıştı. Hayatı buydu. Ve bir ‘İskender terci-hi’nin belirsiz öznesi oldu; akıl alır gibi değil…


Şiddet, iki yanı kesen bir kılıçtır. Kör şiddet ise, nereyi, ne zaman, nasıl keseceği kestirilemeyen bir kılıç… Tüm yüzeyi keskin, kullananın tuttuğu kabzası bile… Kör şiddetin, hangi ana-babadan doğduğunu bilmeden üzerine yürümenin, ne anlamı vardır ne de ahlakı… Doğrudur. Ama, bir temel tercihi dayatan mekanizmalardan birisi de, işte bu, ‘körşiddet’tir. Kör şiddeti uygulayanın, kuşkusuz bir gerekçesi vardır, olacaktır. Bu gerekçelerle yüzleşmek de kaçınılmazdır.


Ama hangi koşulda ve gerekçelendirmeyle olursa olsun, kör şiddeti kabul etme olasılığını barındırmak ya da topyekûn reddetmek, iki ayrı seçenektir; belirleyici iki ayrı seçenek…


(…) Türkiye’nin, handiyse aklını yitirme derekesine vardığı şu meş’um zamanı Onat’sız geçirmenin, geçirecek olmanın acısını, Türkiye’yle paylaşmak isterdim. (…) Bir de, Onat-sızlığın, berbat bir durum olduğunu…

BİZİ TAKİP EDİN

359,923BeğenilerBeğen
55,851TakipçiTakip Et
1,087,163TakipçiTakip Et
7,876AbonelerAbone

BİRGÜN ÖZEL