Önce akıllar bozuldu
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Bu yılın ne kadar zor geçeceğini, şehrin üzerinde düğüm düğüm toplanan bulutlara bakarak bile anlamak mümkün. Yeni yılın ilk günlerini Charlie Hebdo katliamıyla eskitmişken, daha fazla ne olabilir ki endişesi, baktığım ve düşündüğüm her şeyde kendisini gösterir oldu. Balibar, Liberation’daki yazısında, Charlie Hebdo’yu ihtiyatsızlıkla eleştiriyordu, tehlikeyi küçümsemek ya da tehlikeye karşı kayıtsız kalmakla… Belki de asıl sorun, tehlikeyi fazla büyütmek ve fazla ciddiye almaktır, tıpkı IŞİD’in yaptığı propagandanın yarattığı dehşet duygusunun büyütülmesi gibi. Aslında tüm o propaganda videoları, büyük bir çaresizliği ve zavallılığı gösteriyor, savunmasız insanları öldürmekte bir kahramanlık yok çünkü. Ya da 10 yaşında bir kız çocuğunu canlı bomba yapmaktan daha büyük bir zavallılık olabilir mi? Ama tam da onlardaki bu kayıtsızlık, umursamazlık dehşete düşürüyor insanı, bir tür dibe vurma, cinnet hali… Charlie Hebdo katliamında da ürküten şey, bunu yaptılarsa, her şeyi yapabilirler korkusuydu. Tam da bu yüzden, onların amaçladığının aksine, tehlikeyi küçümsemeden kayıtsız kalmak gerekiyor belki de. Ama şu soruyu sormayı ihmal etmeden: Bu cinnet haline nasıl gelindi? Bu akıldışılığın doğmasında, şu an hükmeden aklın hiç mi suçu yok? Bastırılan neydi ki, geri dönüşü bu kadar dehşet saçan korkunç bir zavallılıkla oldu?

Aynı soruları, şimdiki iktidara yönelik eleştiri yaparken de akılda tutmakta fayda var. Ne oldu da, siyasi iktidar, kendisini Cumhuriyet’in tarihinden ayırıp Osmanlı’yı referans göstermeyi bir çıkış yolu olarak benimsedi? Saray merdivenlerinde, Osmanlı askeri kostümü giymiş kişilerle verilen o poz bile, yaşanan çaresizliğin bir resmi olarak yorumlanabilir, ama bu çaresizlik sadece iktidarın mı? Darbeler geleneği yaratıp kendi evlatlarını ve ümitlerini boğan Cumhuriyet’in de çaresizliği değil mi aynı zamanda? Eğer bugün iktidarın akıldışılığından şikâyet ediyorsak, sahip olduğumuz akla da şüpheyle bakmamız gerekmez mi? Medeni toplumun akılcılığa dayalı birlikte yaşama isteğiyle oluştuğu ya da oluşması gerektiği düşüncesine, devletlerdeki karar verme erklerinin keyfiliği sürekli gölge düşürdüğü içindir ki, bozuldu akıl. İnsanları bir arada tutan birlikte yaşama arzusu, belki de hiç bu çağdaki kadar tehdit altında olmamıştı. Ricoeur, demokrasiyi, akılcı olanın akıldışına üstün gelmesi olarak tanımlar. Ama bu üstünlük, birlikte yaşama isteğine ilişkin yatay bağın, hiyerarşik olanı aşmasıyla mümkün olabilir. Kobane’deki mücadele ve orada yaratılan model, tam da bu açıdan hayati bir öneme sahip, hem akıldışılığa, hem de hiyerarşik olana karşı olduğu için. Savaşarak kurulmuş olması, umarım hiyerarşik olanı üstün kılmaz. Hiyerarşik olanla akıldışılık her zaman yan yana oldu çünkü, bazen gizlense de büyük teorilerin arkasına.

Şehrin üzerindeki düğüm düğüm olmuş bulutlar çözülüp yağmur başladığında, balıkçılar kahvesine ulaşmıştım bile. Yağmurun ve dalgaların birbirine karışarak kahvehanenin camlarına savruluşunu izlerken, Herbert Kraft’ın YKY’nin yayımladığı Musil biyografisindeki sözleri geldi aklıma: “Günün birinde özgürlüğe götürecek akıl, teknolojide şeyleşmiştir; insanları dayanışmaya sürükleyecek olan acıma, artık yalnızca bir duygudur, kararsız, felç eden bir duygu. Özgürlük ve eşitliğe ulaşmak bir yana, bunları istemeyen bir toplumda, vatandaşların akıl ve erdemlerine artık ihtiyaç yoktur.”

Walter Benjamin’in Brecht’le yaptığı söyleşide Kafka için söylediklerini düşündüm sonra: “Faşist, kahramanlığı sahneye çıkarırken, Kafka’nın tavrı soru sormaya devam etmektir.” Kafka’nın iflah olmaz bir saflıkla, anlamsız ve yararsız girişimlerde bulunan kahramanları gibi olmak gerek belki de, tüm bu akıldışılığın ortasında bir çıkış bulabilmek için.