Önce hatırlamalı...
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Bu sabah, işe gitmeden evvel erkenden Balıkçılar Kahvesi’ne uğradım. Birkaç ihtiyar vardı kahvede, diğerleri balığa çıkmış olmalıydı. Macit Amca, çok üzgün görünüyordu, onu bu kadar üzgün görmemiştim uzun zamandır. “Hayırdır Macit Amca” diyerek yanına oturdum hemen, “nedir bu hâlin?” Macit Amca, boğuklaşmış o tok sesiyle dedi ki: “Neşet Ertaş’ı kaybetmişiz.” Hastaneye kaldırıldığını biliyordum ama, aklıma gelmiyordu böyle bir son. Mahzuni Şerif’i kaybettiğimiz zamandaki gibi türkülerle harmanlanmış acı bir duygu oturdu içime. Bizim kahveci de, çalmasın mı Neşet Ertaş’tan “Yalan Dünya”yı… Az daha Macit Amca’yla oturup ağlayacaktık, Neşet Ertaş’ın sesinden şu sözleri dinleyince: “Sen ağladın canım ben ise yandım / Dünyayı gönlümce olacak sandım / Boş yere aldandım, boşuna kandım / irengi gözümde solan dünyada”

Neşet Ertaş’ın sesiyle birlikte öyle çok şey hatırladım ki, adeta bir tür zaman koridoru açılmıştı kahvehanenin içinde.  Anımsamak dediğimiz şey, nesnelerle, müzikle, şiirle gerçekleşen bir şeydir ya… Macit Amca da, 60’lara kadar gitmiş olmalıydı. Sonra şöyle dedi, “Rengi gözümüzde solan bir dünyada yaşıyoruz, hem de her şey bu kadar rengârenk hâle sokulmuşken.”

Kahvehaneden çıkıp yayınevine giderken, aklımda Macit Amca’nın sözleri vardı. Rengi solan bir dünyada mı yaşıyorduk, solan dünya değil de biz miydik yoksa? Neşet Ertaş’ın dediği gibi rengi gözümüzde soluyordu dünyanın. Dünya hep aynı dünya, renkler hep aynı renklerdi. Bizdeydi, bizim dünyaya bakışımızdaydı asıl mesele. Çünkü yorgun insanların yaşadığı bir yerdi bu memleket. Mahzuni de dinlesen, Neşet Ertaş da dinlesen, hüzünlü bir isyanı solurdun sadece. Savaşlarla, darbelerle, yoksullukla yorgun düşürülmüş halkların yaşadığı bu topraklarda, renkler de solacaktı elbette.

Gülten Akın, bir şiirinde Anadolu’yu şu dizelerle anlatır: "Dam çökecek, bir kırık nal, iki gözboncuğu getirin / Muska nerde? En'am nerde? Siz neredesiniz? / (Gece) kara gece, gaz, kibrit, pencere / Yoksa dam çöktü mü? Ölmeden önce mi öldük biz? / (Sessizlik) / Yalnız ölülerin sesleri dağlarda / Kar kar"

Gülten Akın bu dizeleri kim bilir kaç on yıl evvel yazmıştı. Değişen bir şey yoktu hâlâ, “yalnız ölülerin sesleri” geliyordu dağlardan. Dağlarda ölülerin sesleri çoğaldıkça, dünya da soluyordu azar azar. Damı çökmüş bir memlekette, gözboncuğu, muska aranıyordu insanlar, işte muhafazakârlığın bir başka izahı. Yoktu ki insanların çaresi… Ölmeden önce ölmenin bir başka yolu da unutmak değil miydi? Unutmak istiyorduk her bir şeyi, ama önce kendimizi. İşte böyle sürüyordu bu düzen…

Yaşadığımız bu uzun unutuş sürecine, hatırlamak da dahil, çünkü hatırlamadan unutamayız hiçbir şeyi. Bütün mesele, nasıl hatırladığımızda gizlidir aslında. Tarihle ilgili çalışmalara bugün herkesin ilgi göstermesinin altında yatan neden de bu. Nasıl hatırladığın, nasıl unutacağını belirliyor çünkü.

Muhafazakârlık, otoriteryen kurallar çerçevesinde insanları herkes gibi düşünmeye ve yaşamaya zorlayarak büyük bir yükten, kendi varoluşsal sorumluluğundan kurtardığı için, damı çökmüş yorgun bir ülke olan Türkiye’nin kaderi oldu bugün. Hükümetler gelip geçicidir,  ama bu yorgunluk, öyle kolay geçecekmiş gibi durmuyor. Dünyayı renklerine kavuşturmak için, öncelikle bu yorgunlukla baş etmenin yollarını aramalı, ama nasıl?

Sitüasyonistlerden biliyoruz ki, dünyayı örgütleyenler, hem acı çekmeyi, hem de bu acıyla başa çıkmak için gerekli uyuşturucuları da örgütlerler. ABD’nin Irak’ı işgal etmesi için, hem silah, hem de ilaç şirketlerine ait lobilerin ortak çalışması gibi.
Gündelik hayat koşturmacası, insanların kendilerini unutmaları üzerine kuruludur. Varlığınızı sürdürmek için, sürekli tetikte olmanız, dikkatinizi kendinizden çok dış dünyaya vermeniz gerekir. Kendinizi unuttuğunuz için yorgun düşen varlığınızı, bu defa da “aptal kutusu” denilen ama gerçekte bir “unutma kutusu” olan televizyonla ya da yoga yaparak, ilaç kullanarak unutmaya çalışırsınız ve bu döngüden çıkmaya çalışmak korkutucu bir hâl alır zamanla. Çünkü kendinizi hatırlamak, iş yerinde, sokakta yaşadığınız aşağılamaları, emeğinizin sömürüldüğü gerçeğini ve çeşitli vaatlerle sürekli olarak kandırıldığınızı da hatırlamaktır aynı zamanda. Zor iştir, insanın kendisini hatırlaması…

Sanat, dünyayı ve kendinizi hatırlatan varlığıyla bu zorluğu azaltıp size başka türlü yaşayabileceğinizi gösterebildiği içindir ki, bu rengi solan dünyanın umudu olmaya devam ediyor hâlâ. Bir de unutuşun sanatı var elbette, özellikle reklamcıların ve medyanın rağbetiyle kitleleri unutma seanslarına sokan.

Gülten Akın, bir şiirinde der ya “Benim yaşamam mı ne, belki de şu / Kesin bir şiirde kendi gibi olmak”… Kendi gibi olmak içinse önce hatırlamalı…