Onun bir adı vardı; Emani Arrahman
TURAN ESER TURAN ESER

Kadın. Bir adı Emani. Bir adı da Suriyeli Mülteci. Yirmi yaşında ve dokuz aylık hamileydi. Kucağında on aylık oğlu Halaf Al Rahmun vardı. Suriye’deki emperyalist işgalin sonucu, zorunlu olarak ülkemize sığınmışlardı.

Hayal etmesi bile korkunç ama, bu ülke insanları, savaşın mağduru ve doğurmak üzere olan 9 aylık hamile Emani’ye tecavüz ettiler. Başını taşla ezip, işkenceyle öldürdüler. On aylık oğlu Halaf’ı ise boğarak cansız bedenini yanına serdiler.

Zalimlerdi, gözlerinde yaş, vicdanlarında sızı yoktu. Böylesine bir kıyamet gününde, “mülteciler ülkemizi terk etsin” diyen ırkçı çığlıklar da dinmedi.

Milyonlarca mültecinin neden ülkemize geldiğini, neden bir göçmenlik ve mülteci politikamızın olmadığını, Suriye’de ne işimiz olduğunu, “eğit-donat projesi” ile silahlı cihadist çeteleri neden desteklediğimizi, AKP’nin yanlış ve mezhepçi dış politikalarını sorgulamadıkça, bu tür vahşetlerin ortaya çıkmasını engelleyemeyeceğiz ve görmezden gelmeye devam edeceğiz.

Görmezden geldiğimiz mültecileri, ayrımcılığın, yoksulluğun, yoksunluğun, sömürünün, horlanmanın, dışlanmanın, tecavüzün ve şiddetin soğuk cehennemindeki acılı yaşamla baş başa bıraktık. Teneke barakalarda geçirdikleri soğuk kış gecelerinde beraber üşümedik.

Gökyüzüne yükselen ağıtlarını duymadık, toprağa akan gözyaşlarına da basıp geçtik. Genç yaşta ihtiyarlaşmış kalplerinde ağırlaşan hüzünlerini hissedemedik. Beyinlerini kemiren “ne olacak halimiz?”, “neden biz?” sorularıyla yüzleşmedik ve empati kuramadık.

Umuda yolculukları hüsrana dönüşen mültecilerin dertlerine derman da olamadık. Bu yolculukta paylarına, denizlerde boğularak ölmek, sahile vuran cansız bedenler, karın tokluğuna, sigortasız, güvencesiz çalıştırılıp sömürülen modern kölelik, fuhuş pazarlıklarının çocuk bedeni, sokakların horlananları, kiraya karşılık kumalık, iç politikada öfkenin boşaldığı adres, “hırsız” damgasıyla yaşayan potansiyel “suçlu”, bir de tecavüze uğrayıp bebekleriyle öldürülen kadın olmak düştü. Mültecilerin payına düşen bu acıları değiştiremedik.

Utanmalıyız

Utanmalıyız. Devletçe ve milletçe utanmalıyız. Hamasetlerimizden ve “misafirperver” olduğumuza dair yalanlarından utanmalıyız. Ülkemize sığınanlara, 1951 Cenevre, BM Mülteci Sözleşmesine ve Evrensel İnsan Hakları Sözleşmelerine uygun “kucak açmadığımız” için utanmalıyız.

Ben utandım. Hem de çok utandım.

Bir kez daha, binlerce kez olduğu gibi utandım.

Adalet aranan şu günlerde, kadına bebeği ile birlikte tecavüz eden ve vahşice katleden erkeklikten utandım. Yozlaşmaktan utandım. Kadına yönelik inkâr edilmiş zulümlerin sürekliliğinden utandım.

Utandım.

“Suriyeli bir mülteci kadına tecavüz edildi” diyenlerden utandım. Çünkü Suriyeli ve mülteci kadının ismi var; Adı Emani Arrahman’dı!

Utandım.

Güzelliğe tecavüzü ve katletmeyi normal gösterip, “ancak, öldürülen Suriyeli kadının güzelliği ile dikkat çektiği, komşusu olan Birol K’nın bu nedenle olayı gerçekleştirmiş olabileceği öğrenildi” diye habercilik yapan haber ajanslarından utandım.

Utandım.

Vahşetin “iki canisi” var diyorlar. Öldürülen Emani’nin iş arkadaşları ve komşularıymış. Peki bu canileri kim yetiştirdi? Canını bu memlekete emanet etmiş Emani’yi bu canilerden korumayan kim? Bu devlet ve din müfredatından mezun olanlar kadar, mezun edenlerin payı ne?

Utandım!

“3 Milyon mülteciye ev sahipliği yaptık, 10 milyar dolar harcadık” hamasetleriyle övünenlerin, mültecilerin can güvenliğini ve yaşam hakkını koruyamamasından utandım.

Utandım.

Her gün giderek artan yozlaşma, ahlaksızlık, iğrençlik, vahşet, katliamları, ölümleri ve tecavüzleri kanıksayarak yaşayan ve giderek vicdanı çökmüş topluma dönüşmekten utandım. Mağdurların ve savaş kurbanları istismar eden, acılarından haz alan ahlaksızlık ve insani tükenmişlikten utandım.

Utandım.

Eşsiz ve çocuksuz kalan babanın yüzüne yüzsüzce bakanlardan utandım. Doğmak üzere olan bebeğini kucağına alamayan babadan, tecavüz edildikten sonra kafası taşla ezilerek öldürülen eşinden ve 10 aylık oğlu Halaf Al Rahmun’un ise boğularak öldürülmesinden dolayı “bizi affet” diyecek cesareti gösterecek? Hangi söz, hangi ahlak bu ülkeyi ve insanlığı utançtan kurtaracak?

Utandım.

Savaş severlerden, ölümlerden beslenenlerden utandım. Suriye’nin coğrafyasını parçalayan silahlı ve emperyalist planlarla, Emani Arrahman kafasını parçalayanların işbirliğinden utandım!

Kadınlara, çocuklara, doğmamış bebeklere ve mültecilere kin, nefret ve düşmanlık üretimine yol açan eğitim sisteminden, gericilikten ve siyasetten utandım!

Emani eşi ile yurdundan kaçıp, ülkemize sığındılar. Ölüm ile yaşam arasındaki yolculukta “umuda yolculuğu” göze aldılar. Bıçak kemiğe dayandığı zaman, hayatta kalmak için kaçmak bazen tek seçenektir.

Ölmeden sınırı geçip kurtulmak istersin. Sınırın ötesindeki ilk ülkede daha güvenli olacağını düşünürsün.

Ama her kaçış, bazen bir kurtuluş olmuyor. Kaçtığın ülkedeki hayatın soğuk yüzü, seni bazen kaçtığına pişman edebiliyor.

Mülteci sığındığı ülkeyi daha güvenli sanabilir. Ama sığındığı ülkede aç kalırlar, dilenirler, hayatta kalmak için bazen gururunu ve onurunu unutmak zorunda kalır. Horlayan bakışlara ve ırkçı nefret söylemlerine maruz kalırlar. Komşusu ve iş arkadaşı tarafından tecavüze uğrayarak katledilirler.

Katledilen Emani’nin çantasında, kendisine ve 11 aylık bebeğine ait devletçe verilmiş bir kimlikler çıktı. Üzerinde “Geçici Koruma Kimlik Belgesi” yazıyordu.

Öylede oldu.

Onları ancak “Geçici” Koruyabildik.

Çünkü....

Emani artık yaşamıyor.

İsmi konulmamış rahmindeki çocuk doğmayacak!

Halaf Al Rahmun büyümeyecek ve genç olmayacak!

Katledilen ve tecavüz edilen insanlık ve insan haklarındaki tükenmişlik aklımızdan silinmeyecek!