Orhan Pamuk ve maydanoz
Ayşenur Arslan Ayşenur Arslan

Şaka, kinaye falan değil. Girin arama motoruna. Başlıktaki ifadeyi yazın. Haber karşınıza çıkıyor.

Haber, (elbette) “Nobel ödüllü yazar” diye başlıyor. Ne yapmış o Nobel ödüllü yazar diye okuyorsunuz. Meğer son kitabı “Kırmızı Saçlı Kadın”ın imza günü için Adana’ya gitmiş. Orada “hayranları” ve gazetecilerle konuşmuş. Daha doğrusu konuşmamış da, Zaman’a kayyum atanmasına ve son gelişmelere dair sorular gelince,

“Yeterince siyaset konuştum. Gazetelerde var. Ne düşündüğümü biliyorsunuz zaten. Her gelişmeye maydanoz olmayacağımı söylemiştim”

Demiş!

Hangi gelişmeye maydanoz olacak, hangisine olmayacak pek anlayamadım doğrusu.

Öyle ya! Daha birkaç hafta önce “düşünce özgürlüğü, basın özgürlüğü, üniversite özerkliği ve kuvvetler ayrımına dayanan demokrasi artık yavaş yavaş sona eriyor diye korkuyorum” dememiş miydi!

Bir hafta içinde her gazetenin kitap ekinde, hafta sona ekinde, kültür/sanat sayfasında yer almamış mıydı! Oralarda büyük büyük laflar etmemiş miydi!

Elbette, bir anda ortaya çıkıp konuşmalara doyamamasının nedenini anlamıştık. Yeni kitabı çıkıyordu. Ve tekrar etmelere doyamadığımız “Nobel ödüllü yazar” sıfatı bile anlaşılan satış garantisi vermiyordu. Ve bu yüzden tanıtım falan lazım olmuştu.

Ya peki sonra?

“Bu kadar tanıtım ve konuşma yeter” mi denmişti acaba?

Neyse…

Ertuğrul Özkök’ün bile (ki kendisi malum, köşe yazarıdır) daha ziyade yemek ve kadın konusuna maydanoz olma kararına bakınca Orhan Pamuk’a ne diyebiliriz ki!

Sanatçı dediğin biz okurlarına hesap verecek değil ya! İster konuşur ister konuşmaz. Veya gerektiği zaman konuşur, gerekmiyorsa derin derin susar.

Yeni romanı çıkıncaya kadar geçecek sürede “demokrasi için duyduğu korku” ile idare edebiliriz herhalde.

Yeni romanı çıkıp, yeniden konuşmaya karar verdiğinde o demokrasi hâlâ yerinde duruyor mudur... Maydanoz olmaya değer bir şeyler kalmış mıdır... Mühim değil!

Gerçi, ne kadar demokrasi o kadar edebiyat / sanat.. O kadar okuyucu falan... Ama o da mühim değil!

Biz okumasak, sanatçılarımız konuşmasa, eski haberciler “artık haber seyretmiyor” olsa da ne gam!

Ortadoğu ülkesi kategorisine bir çıt kalmış. Yine de hayat devam ediyor. Vallahi ediyor!

• • •

Yurt meselesi!

Yurt Gazetesi, benim açımdan apayrı bir öneme sahip. Köşe yazarlığımı, Yurt’a... Ve elbette Merdan Yanardağ’a borçluyum.

Ama bugünlerde ikisi arasında bir hadise var.

İkisi derken, Merdan’ı ve Yurt’un sahibi Durdu Özbolat’ı kastediyorum. Durdu Bey, Merdan’ı manşetten vuracak kadar öfkelenmiş. Neymiş! Merdan, kurucu genel yayın yönetmeni olduğu gazeteye haciz getirecekmiş. Çünkü alacakları için dava açmış ve kazanmış.

Ne ayıp-MIŞ!

Yaşananları ve bu konuda yazılıp çizilenleri okuyunca ben de bir şeyler söyleme ihtiyacı hissettim.

Hissettim de... Neresinden nasıl başlamalı, bilemedim. Zira Durdu Bey, Yurt’ta ve Sokak TV’de çalıştığım sürede hiçbir vaadini tutmamış… Ücret ödememeyi neredeyse “doğal hakkı” görmüş bir isim...

Utanarak söylüyorum; ben genel salaklığım nedeniyle, alacaklarım için bir türlü dava açamadım. Önce, “çalışanlar maaşlarını alamıyorken ben nasıl dava açarım” diye düşündüm. Sonra üşendim. Sonra bir avukata vekâletname verdim ama benden istediği bazı bilgileri bir türlü vakit ayırıp iletemedim. Vs. vs.

Ama mesele zaten, benim dava açmak zorunda kalmam. Bunun için uğraşmam, çaba harcamam.

Oysa hakkım / hakkımız apaçık ortada.

O da bunu biliyor.

Sadece O mu?

Bütün bunlar yaşanırken beyefendi CHP milletvekili ve sonrasında aday adayı olduğu için CHP yönetimi de biliyor.

Biliyor ama hiçbir şey yapmıyor. Yapılmıyor.

Alacağını isteyen gazeteciye manşetten saldırılıyor. Bizlere dilenci muamelesi yapılıyor. Halihazırda gazetede çalışanlar “köle” muamelesi görüyor.

Kısa bir süre önce kaybettiğimiz genç meslektaşım Ayhan Işık’ın ailesine bir sorun bakalım. Hastalığı sırasında nasıl bir yandan da parasızlıkla, yoklukla mücadele etti!

Yurt meselesi, sadece Durdu Bey’in meselesi değil. Aynı zamanda pek çok medya patronu ve CHP’nin de meselesi.

• • •

Saray’a apaçık teşekkür

Cumhuriyet Gazetesi’nde, sevgili Işık Kansu’nun köşesinde okudum.

Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karara uymadığını, saygı da duymadığını açıklayana, Türk Hukuk Kurumu Başkanı Sabih Kanadoğlu’ndan teşekkür gelmiş:

“Türkiye; demokrasi, hukukun üstünlüğü, hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı konusunda ulaştığı noktayı net ve açık bir şekilde ortaya koyan, arzuladığı başkanlık sisteminin içeriğini, niteliğini ve sonuçlarını belirleyen Sayın Cumhurbaşkanı’na teşekkür borçludur.”