alpertasbeyoglu

Orta ve doğu Avrupa ülkelerinde kriz

2010’a girer girmez Türkiye kendisini tekrar Avrupa Birliği gündeminin içinde buluverdi. Bunda bir yandan Dr. Guido Westerwelle’nin Ankara ziyaretinin etkisi var iken bir yandan da Kıbrıs’ta taraflar arası görüşmelerin hız kazanmasının desteği var. Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği meselesini kriz sonrası dönemde irdelerken AB’e yeni üye olan ve ekonomik yapıları bize benzerlik gösteren orta ve doğu Avrupa ülkelerine kapsamlı bakmak gerekiyor. Kriz öncesinde Avrupa Birliği’ne son genişleme ile birlikte giren bu ülkeler grubunun entegrasyonu oldukça iyi bir seyir izliyordu, zira bir yandan politik ve kurumsal entegrasyon başarılı giderken bir yandan da finansal entegrasyondaki başarı sayesinde yabancı sermaye akışı giderek hızlanıyordu. Bu olumlu gözüken tablo, ticari entegrasyon ve nitelikli işçilerin göçü ile tamamlanıyordu. Ancak krizle birlikte bu resim  değişti.  Bruegel Enstitüsü’nün yeni yayımladığı ve Zsolt Darvas tarafından hazırlanan “Orta ve Doğu Avrupa’da Krizin Vurduğu Ülkeleri Desteklemekte Avrupa Birliği’nin Rolü” isimli rapora göre, orta ve doğu Avrupa’daki ülkeler dünyadaki diğer bölgelere ile mukayese edildiğinde krizden en çok etkilenen ülkeler. Basit birkaç örnekle, 2007 Ekim’inden  2009 Ekim’ine 30 orta ve doğu Avrupa ülkesindeki GSMH kaybı ortalama yüzde 15.8. Bu düşüş, gelişmekte olan ülkeler ortalamasından çok daha yüksek.   Yeni giren ülkelerin krizden bu kadar olumsuz etkilenmesi karşısında Avrupa Birliği’nin attığı adımlar ve aldığı aksiyonlar Türkiye açısından da incelemeye değer. Avrupa Birliği öncelikle ülke borçlarının koordinasyonu ve yeniden yapılandırılması ile ilgili finansal destek mekanizmasını devreye soktu. Ardından orta ve doğu Avrupa’daki bankacılık sisteminde ciddi bir paya sahip olan büyük Avrupa devletlerinin bankaları Avrupa Merkez Bankasının (AMB) koordinasyonu ile eşgüdüm içinde hareket etti. Bunu yaparken AMB’nin avro alanındaki ve dışındaki ülkelere yönelik aldığı tutumu da göz ardı etmemek gerekiyor. Özellikle likidite darlığı yaşanan bu dönemde AMB’nin tüm avro alanındaki finansal kontrolü güçlendirmek için farklı teknikler uyguladığı gözlemlendi.  Bu çabalar sürer iken,  AB’nin sıklıkla eleştirildiği bir konu mega-fon tesis etmemesiydi. Yani kriz nedeniyle ödemeler dengesi sıkıntısı yaşayan, reel sektörleri zorluk altına giren ülkelere bu tür bir fondan finansal akış sağlanmaması birlik içi tartışmalar yarattı ancak bu noktada Avrupa Birliği bütçesinin 2007’de yeni yürürlüğe girdiğini hatırlatmak gerekir. Son olarak avro alanının birçok ülke açısından kriz esnasında korunaklı bir bölge olduğunu not etmek gerekiyor. İzlanda’nın dışında İngiltere’de bile avroya geçiş tartışılmaya başlarken, bunun tersine,  Yunanistan ve İtalya’da avro dışına çıkma tartışmalarının başlaması önümüzdeki 10 yıllık sürecin birçok yeni gelişmeye gebe olduğunun da göstergesi sanki.

BİZİ TAKİP EDİN

359,909BeğenilerBeğen
55,851TakipçiTakip Et
1,086,766TakipçiTakip Et
7,819AbonelerAbone

BİRGÜN ÖZEL