Ortadoğu’da gerginlik artıyor
17.12.2017 09:56 BİRGÜN PAZAR
AKP Türkiye’si, ABD ile savaşmaktan söz ediyor, AB ve NATO üyesi Yunanistan’a gidip Lozan’ı gündeme getirip, şok yaratıyor. AKP, İslam dünyasının lideri olmaktan söz ediyor ama Kudüs’ü konuşmak için çağırdığı İslam İşbirliği Teşkilatı toplantısına 56 üye ülkeden sadece 16 ülke, lider düzeyinde katılıyor

Ergin Yıldızoğlu - Gazeteci Yazar

Suriye’de savaş, AKP liderliğinin yıllardır peşinde koştuğu fantezilerin aksine, Rusya-İran destekli Esad rejiminin zaferiyle sonuçlanıyor. AKP liderliğinin bir zamanlar “öfkeli” çocuklar olarak tanımladığı IŞİD canavarının halifeliği yıkıldı. Ancak Ortadoğu’daki sorunlarda, çatışmalarda bir azalma olmadı; aksine, son haftalardaki gelişmeler, bölgedeki gerginliklerin artışının birçok noktadan birden hızlanmakta olduğunu gösteriyordu.

Böyle bir dönemde ne yazık ki ülkemizde, bu koşullara, gerginliklerden çıkması olası büyük sarsıntıların dışında kalmayı başaracak biçimde, uyum sağlamak bir yana, olup biteni doğru dürüst anladığı kuşkulu, 16 yıllık dış politika çabaları fiyaskolarla dolu bir iktidar var. Bu durumda ana muhalefet partisine, özellikle de sol harekete (Sosyalistler ve HDP) büyük bir sorumluluk düşüyor.

Son olaylar...
IŞİD, savaşı kaybedince bölgeden kaçmaya başlayan militanları üç yönde dağıldılar. Bir kısmı Libya’ya, bir kısmı Türkiye üzerinden Avrupa’ya gitti, bir kısmı da Mısır’a, Sina Çölü’ndeki gruplara katıldı. Bu hareketliliğin etkileri kendilerini göstermeye başladı. Mısır’da Sina Çölü’nde bir camiye yönelik IŞİD saldırısı 300’e yakın Sufi Müslümanı öldürdü.

Diğer taraftan, Suudi Arabistan, Yemen’de, İran destekli olduğuna inandığı Husilerle, büyük can ve mal kaybı, insani felaketler pahasına sürdürmeye çalıştığı savaşta bir mevzi daha kaybetti. Husiler’den kopup Suudi rejimine yakınlaşmaya çalışan eski Devlet Başkanı Salih öldürüldü.

Son olarak da ABD Başkanı Trump, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığını açıkladı.

Ortadoğu’daki çatışmaların yayılma eğiliminin güçlendiğini gösteren bu gelişmelerin en çok yankı yapanından başlarsak; Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasının, bu açıklamadan kendi dar çıkarları için yararlanmak isteyenlerin çıkarttığı şamatanın aksine, o kadar da radikal bir çıkış olmadığını görebiliriz.

Örneğin, ABD eski İsrail Büyükelçisi ve Barış Görüşmeleri temsilcisi Martin Indyk’in Financial Times’ta dikkat çektiği gibi, Trump’ın bu açıklamayı, böyle “önemli” açıklamalarda adet olduğu üzere tek başına değil de, yanına Evanjelik Hıristiyanların temsilcisi olarak görülen Başkan Yardımcısı Pence’i alarak yapması, açıklamanın hedefinin, öncelikle Ortadoğu jeopolitiği değil de ABD iç politikası, ABD seçmeni (özellikle halk sınıflarına atılan vergi reformu kazığından sonra) olduğunu düşündürüyor.
Gerçekten de, Trump bu açıklamanın hemen ardından gitti, ABD elçiliğinin Kudüs’e taşınmasını yıllardır, her 6 ayda bir erteleyen Ulusal Güvenlik Bildirimi’ni imzaladı. Indyk’in konuştuğu bir üst düzey görevli de, “yeni bir elçilik binasının yapılması yıllar alacak, daha çok erteleme imzalanır” diyormuş.

İsrail basınında da, aşırı sağcı yorumcuların dışında, genelde Trump’ın bu çıkışına sevinmek bir yana, bu açıklamanın getirmesi olası yeni risklerden kaynaklanan belirgin bir tedirginlik seziliyor. Sosyal demokrat eğilimli, Haaretz’de bir yorum “Trump, Evanjeliklere bir Noel hediyesi verdi” diyordu.

Trump’ın açıklaması sırasında arkasında, yüzünde çarpık bir tebessümle duran Pence’in temsil ettiği Evanjelik akım, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olmasının Mesih’in ve kıyamet gününün gelmesini çabuklaştıracağına inanıyor. Evanjelikler; Yahudileri, Kudüs’ü Müslümanlara kaptırmadıkları için çok seviyorlar. Ancak Yahudilerin bu sevgiden hoşnut olduğunu söylemek kolay değil. Bu hoşnutsuzluklarında haksız da değiller. Evanjeliklerin inancına göre İsa ikinci kez geldiğinde, Yahudiler ya Hıristiyanlığa geçecekler ya da tüm diğer inanmayanlar (Müslümanlar) gibi öldürülecekler... Ne sevgi ama...

Suudilerin fiyaskoları...
Diğer taraftan, Ortadoğu’da, 1980’lerden bu yana İsrail –Filistin- Hizbullah üçgeninde süregelen çatışmalı gerginlikler, Oslo Barışı sürecinin çöküşüyle, Irak’ın işgaliyle, bu işgalin tetiklediği Şii-Sünni rekabetiyle hızlanmış, Arap İsyanları, Suriye İç Savaşı, IŞİD olayı ile daha da yaygınlaşmıştı.

Suudi Arabistan’ın iç ve dış politikasında başlayan değişiklikler de, bir anlamda Ortadoğu’da ateşe petrol dökmeye eşdeğer sonuçlar üretmeye başladı. Bir taraftan Suudi Arabistan’ın petrol gelirleri düşüyor, egemen sınıfının geleceği üzerinde bir soru işareti oluşuyordu. Diğer taraftan Suriye İç Savaşı sonuna yakınlaşırken; İran, Rusya’nın katkısıyla önemli kazanımlar elde ediyordu. Bu iki basınç altında paniğe kapılan Suudi rejiminin her biri bir fiyasko olarak sonuçlanan refleksleri, Ortadoğu’da istikrarsızlıkları bir büyük savaşa doğru zorlamaya başladı.

Suudi rejimi, Yemen’de bir iç savaşa battı ama bitiremiyor. Katar’ı bir ambargoyla hizaya getirmeyi denedi ama sonuç alamadı. Lübnan’daki adamı Hariri’yi, Riyad’a çağırdı, ev hapsine alarak istifaya zorladı ama Avrupa’dan özellikle Fransa’dan gelen baskılar sonunda serbest bıraktı. Hariri eve döner dönmez geri adım atınca Suudi rejimi küçük düşmekten korunamadı. Bu üç fiyasko, bölgede İran’ın etkisini daha da artırdı. Yemen’de Salih’in öldürülmesi, Trump’ın açıklaması karşısındaki çeşitli aktörlerin tepkileri de son gelişmelerden İran’ın yararlanmakta olduğuna ilişkin gözlemleri destekliyor.

Filistin halkından başlarsak; Batı Yakası’ndaki Abbas yönetimi ile Gazze’deki Hamas arasındaki anlaşmazlıklar bir yana, Hamas’tan daha radikal ve başına buyruk, hatta Hamas ile rekabet etmeye çalışan grupların ortaya çıkmaya başlamasıyla, iradesindeki bölünmüşlük son yıllarda daha da derinleşti.

Filistin Yönetimi’nin ve Hamas’ın, tek umudu, Müslüman dünyadan, Arap rejimlerinden, alabileceği destek. Ne yazık ki bu olasılık (kuru gürültünün dışında) zayıf. Sosyal Demokrat Haaretz’de yazan Anshel Pfeffer’e bakılırsa, en azından, üç nedenden dolayı, yeni bir İntifada olasılığı çok düşük. Birincisi, geçmişte her iki intifadada birlikte hareket etmiş olan, işgal edilmiş Gazze, Batı Yakası ve Doğu Kudüs bölgelerindeki Filistin topluluklarının üçünün de bugünlerde birbirinden farklı beklentileri ve gündemleri var. Batı Yakası’nda Filistin Yönetimi ve Gazze’de Hamas çok zayıflamış iktidarlarını bir intifadanın yaratacağı kaosun içinde riske atmak istemiyorlar. Geçmiş intifadalarda ve İsrail ile savaşlarda verdikleri on binlerce kayıp, Yemen ve Suriye’de yaşanan yıkımların TV’deki görüntüleri Filistin halkının yeniden büyük çaplı biçimde sokaklara dökülme arzusunu zayıflatıyor.

Suudi rejimine gelince, İran’a karşı Arap cephesi inşa etmeye çalışırken, İsrail ile ilişkilerini çeşitli düzeylerde geliştiriyordu. Şimdi, Suudi rejiminin kurmaya çalıştığı Sünni cephesindeki ülkelerin İran’a karşı, İsrail ile başlattıkları yakınlaşmayı tehlikeye atmadan anlamlı bir tavır almaları, örneğin bir intifadayı desteklemeleri söz konusu değil. Ek olarak, Mısır’ın başında IŞİD belası var, Hamas’la ilişkiler de iyi değil.
ortadogu-da-gerginlik-artiyor-401484-1.Trump’ın açıklaması, Suudi rejiminin Ortadoğu’da Sünni Arap Müslümanlar üzerinde hegemonya kurma hesaplarını alt üst ederken; İran için, İran basınındaki yorumlardan da gördüğümüz gibi, yeni olanaklar yaratıyor. İran, Suudilerin aksine, tüm Arap ve Müslüman dünyayı Filistin direnişine destek olmaya çağırabiliyor.

Bu sırada, AKP Türkiye’si, ABD ile savaşmaktan söz ediyor, AB ve NATO üyesi Yunanistan’a gidip Lozan’ı (adaları sınırları vb.) gündeme getirip şok yaratıyor. AKP, İslam dünyasının lideri olmaktan söz ediyor ama Kudüs’ü konuşmak için çağırdığı İslam İşbirliği Teşkilatı toplantısına 56 üye ülkeden sadece 16 ülke, lider düzeyinde katılıyor.

AKP açısından geriye Rusya ve İran kalıyor. Rusya ile yakında Suriye’de YPG üzerinden yeni sorunlarla karşılaşacağını, kendi bölgesel hegemonya projesini inşa etmekte olan İran’ın güvenini asla kazanamayacağını düşününce, Kudüs konusunda Ortadoğu’da etki yapabilecek bir adım atamayacağını görebiliriz. Ancak hiç şüphem yok ki, Kudüs konusu üzerinden siyasal İslam’ın ideolojisine kitle desteği kazanmak, hegemonyasını, muhalefeti daha da zayıflatacak biçimde genişletmek için her yolu deneyecektir. İslam İşbirliği Teşkilatı toplantısını da bence bu yönde okumak gerekir. İİT’nin, Kudüs’ü “Filistin Devleti’nin işgal altında başkenti” olarak tanımasının pratikte hiçbir karşılığı yok. Ortada bir Filistin Devleti de yok!

Bitirirken yazının başına dönersem, bu durumda ana muhalefet partisine, özellikle de sol harekete büyük bir sorumluluk düşüyor. Özellikle sol hareket dememin bir nedeni, CHP’nin muhalefet tarzının, bolca konuşmaktan, AKP tabanına yaranmaya çalışmaktan, arada sırada, muhalefet mi yaptığı, yoksa muhalefetin öfkesinin gazını mı aldığı pek belli olmayan kitlesel eylemler düzenlemekten ödeye gidemediğini, artık belli bir sınıra dayanmış olduğunu düşünmemden kaynaklanıyor.
Sol hareketin önemini vurgulamamın ikinci nedeni, de CHP’nin yaklaşmakta olan seçimler karşısında tamamen çaresiz ve bir çözüm üretmekten yoksun durumdadır. CHP, seçimlere, adeta kurbanlık koyun gibi, gitmeyi kabullenmiş görünmektedir.
Bildiğiniz gibi bu seçimlere OHAL ve AKP rejimine sadık bir YSK “vesayeti” altında, artık işlevini kaybetmiş bir Meclisle gidiyoruz. Bu da yetmiyor, rejim, seçim sandıklarında parti müşahidi olmayı zorlaştıracak, sandık kurulu başkanlarının devlet memuru olmasını sağlayacak, böylece oy sayım süreçlerini ve seçim sonuçlarını belirleme olanağı yaratacak yeni düzenlemeler getirmeye kararlı görünüyor.

Geride bıraktığımız, referandum sürecinde OHAL ve YSK vesayetinin sonuçlarını gördük. Bu kez başka bir sonuç elde etmeyi ümit edenler fena halde yanılıyorlar; bu yanılgıyı yaygınlaştırarak, “Yetmez ama evet” saçmalığı döneminde olduğu gibi, bu kez de muhalefetin, farklı seçenekleri göz önüne alma olasılığını, direniş kapasitelerini zayıflatıyorlar.

“Seçimlerden başka bir seçeneğin olmadığını” biteviye vurgulamak, yine bir AKP zaferini güvenceye alacak sahte umutlara yol açıyor. Dahası, bu vurgulamalar, seçimlere OHAL altında ve AKP YSK’si vesayetinde gitmeye direnmenin, koşulları değiştirmenin yollarını tartışma şansını büyük ölçüde ortadan kaldırıyor.

CHP’nin ve liberal muhalefetin bu açmazının aşılabilmesi ise ancak solun acilen kendi içinde bir diyalog ortamı oluşturarak seçeneklerini üretmesine, güçlerini bu seçenekler etrafında birleştirerek, bu seçenekleri muhalefetin geri kalan kesimine anlatmaya, en önemlisi de bizzat hayata geçirmeye, pratik sonuçlarını göstermeye başlamasına bağlıdır. Vurgularsam, sol hareket hızla kendine çeki düzen vererek, güçlerini, birleştirerek, gelmekte olan dalgaya direnecek konuma yükselmeli muhalefete yol göstermeye başlamalıdır. Ortadoğu’daki yangının ülkenin bacasını sarmasını, ülke halklarına büyük zarar vermesini önlemenin tek yolu da bence budur.