Örtülerimiz, vasatımız
SABRİ KUŞKONMAZ SABRİ KUŞKONMAZ

Kadın, devlet öncesinde, yani, erkek iktidarı öncesinde doğanın bir parçası gibi algılıyordu kendini. Doğadaki gibi eşit ve tahakkümsüz. Henüz sınıflı topluma ve erkek egemenliğine geçilmeyen koşullarda da erkekten gelen tehlikelere karşı kendini donatıyordu. Doğayı taklit ederek, doğadaki örtülerle, nesnelerle kendini farklı gösterip, erkek tecavüzüne karşı örtü ve büyü ile karşı koyuyordu. Sanat tarihçisi yazar Yıldız Cıbıroğlu anlattı bize bunları. Bir belgesel çekiminde konuştuk kendisiyle.

İnsanoğlu somut bir zorunluluk olarak örtüye soktu kendini. Sonra çoğaldı örtüler ve anlamları. Zamana ve zemine göre bile değişir. Örneğin plastik çiçek ve çimler bize çok “kitch” gelebilir. Ama Rojava’da, Kamışlı’da IŞİD’e karşı savaşırken şehit olanların mezarlarında şefkatli birer örtüye dönüşmüştür. Çünkü oranın koşullarında çamura, toza ve yoksunluğa karşı, annelerin, kardeşlerin ölenlere sunduğu sevgidir. O koşullarda içerik, anlam tamamen değişmiştir.

Örtü her zaman olumlu bir anlam içermiyor. Örneğin, kimi kalem erbabı şimdiki zamandaki keyiflerini, rahatlıklarını hiç bozmamak için geçmişi örtü olarak kullanıyorlar. Geçmiş derken, kavramlar, olaylar, kişiler girer bunu içine. Onlara bir baksanız, acayip Che hayranıdır. Giderler Kübalara, Che’nin ayak izlerini takip ederler! Ama orada o insanlar seksek oynamamıştı. Ellerinde silah vardı, savaş veriyorlardı. Şimdiki zamanla ilgili olmak  yerine geçmişle örtünmek işte böyle bir şey. Bunu en çok da şairler yapar ne yazık ki. Yaşamadıkları zamanları şiirlerle çalarak, yani şiirini yazarak, şairlik örtüsüne bürünürler. Oysa şimdiki zamanda hem mücadele ortamı hem de şiir yazmanın koşulları vardır. AKP iktidarının gazeteciye, sendikacıya, öğretmene, avukata saldırıp, şairlerle bir derdinin olmamasını düşünmek gerek! Gelecekte şimdiyi yazmanın yanlışlığından söz ediyorum!

Sözün burasında sahtekârlık örtüsüne geliyoruz. Çağlayan katliamında iktidar ve bütün borazanları avukatları hedef tahtasına oturttu. Oysa eylemciler ve savcı henüz sağ iken, bütün kara propaganda risklerini göze alıp, taraflar arabuluculuk yaparak, savcıyı kurtarmaya çalışanlar avukatlardı. O gün mesai biter bitmez kuyruklarını kıstırıp, steril servislerine binerek, steril sitelerine giden diğer yargı mensupları vardı. Bir saniye bile durup, adliyede bekleyip, “meslektaşımız için ne yapalım” demediler. Bunlardan bir kısmı, ertesi gün odalarına “avukat giremez” yazıları astı. İşte bu da utanmazlığın, sahtekârlığın ve kendi suçunu örtmenin örneği.

Erkek iktidarı, zamanımızın egemen iktidarı. Ülkemizdeki, bunun en kaba, en vahşi örneklerini sürekli olarak yaşıyoruz. Bu iktidarın zehri her türlü katmana sızmış. Tecavüze karşı kadının geliştirdiği örtü tamamen değişti, iktidarın hak tecavüzlerini örten bir örtü oldu. Borazan medya bu iktidarın suçunu örtmeye çalışırken, her gün nefret suçu işliyor. Buna iktidarın itirazı yok. Çünkü o da aynı örtünün altında!

Geçmişe, şimdiye ve geleceğe ilişkin gerek kişisel gerekse toplumsal nitelik ve içerikli tahayyül ve tasavvurlar için çok önemli oranda sosyal sermaye gerekir. “Soyutlama ve tahayyül etme donanımı” diye tanımlamış iletişimci hocam Nurçay Türkoğlu. Bunun için geçtik bilimden, vasata sahip olmalıyız en azından, vasatın üstü demiyorum. Vasata razıyız artık Recep Tayyip Erdoğan sultanlığında. Çünkü, tüm toplum ağır bir cehalet örtüsünün altına sokuluyor. Bu ülkede, 2015 yılında, Mustafa Kemal’in Çanakkale Savaşı’nda öldüğüne, yerine bir İngiliz ’in geçirildiğine inananlar var. Böyle bir cehalet örtüsünü büyülü örtüyle filan açıklamak gerekecek. Yani biz tahayyül derken, bunun için bilim, bilgi, veri, birikim… gerekeceğinden, vasata razı hale geldik. Bu denli ağır bir cehalet örtüsü varken, ben cumhurbaşkanı olsam çok utanırdım. Çünkü bu denli vasat altı haller utanılası bir durumdur. Ama herkes giriyor bir örtü altına, sorun bitiyor.

Haftaya dize; “adı vardı yan yana uzanmanın, dudaktaki sıcağın” (Arife Kalender, Eliz Edebiyat, Sayı, 75, Mart 2015)