Oruç
HÜSEYİN AYGÜN HÜSEYİN AYGÜN

Hapse atılmış açlar
Nuriye ve Semih için...

Biz on iki yaşındaydık, evde on iki imam çorbasının kaynayacağı günler yaklaşıyordu. Annemizden emdiğimiz sütle beraber aldığımız anadilimizde des on, iki dı idi, des u dı on iki idi, hani Kerbela'da yetmiş ikiler ölmüş, kalanlar on iki imamların soyuna rahmet vermişti ya, des u dı imam kalanların adıydı. Neyse konumuz bu değil.

Bu çorba, on iki gün süren bir orucun ardından gelirdi. On iki gün saç, sakal kesmek, kan akıtmak yasak, et yemek en büyük günahtı, çünkü bu oruç Kerbela'ya tutuluyordu, amaç yastı, kan dökülmezdi, daha önce kanı dökülmüş bir canlının bile. On iki günün sonunda ne zengin bir kuş sütü sofra ne neşe dolu bir rahatlama vardı. Neyse konumuz bu da değil.

Dedim ya, on iki yaşındaydık, herkes oruç tutup, Kerbela'yı düşünüp, ağır günler geçirince, biz meraklanırdık, illa oruç tutacağız, büyükler bırakmaz, son gün yarım gün, sabahtan çorba kaynayacak, öğlen açlara dağıtılacak, o gün sabah başlayın, öğlen bitirin. Bize reva gördükleri bu kadarcıktı, sizin orucunuzu biz tuttuk deyiverirlerdi. Konumuz tam bu da değil.

Bu kadim etsiz tuzsuz çorba, eşbabiye, kuru üzüm, fındık, hurma, buğday, şekerden mütevellit, tadı damaktan gitmez, müthiş tatlı bir yemekti. İçindeki kutsal yiyeceklerden en güzeli kuru üzümdü ki rivayete göre Kırklar onun tek tanesiyle doymuş. Bu mis gibi şeye germ, bazı yerlerde sorvik, bazı yerlerde ise çorba derlerdi. Des u dı imamların o yaslı çorbası, kış olsun yaz olsun, zengin olsun fakir olsun, sabah çok erkenden kazanlarda kaynatılır, şafak söktü mü çocukların ellerinde, bakır taslar içinde kapı kapı dolaşılarak konu-komşuya dağıtılır, günlerce yenir, konuşulur, oruç böylece biterdi. Konumuz doymak değil.

Bu orucun başka tuhaf yanları da vardı, televizyonlar vermez, gazeteler yazmaz, kocaman iftar sofraları kurulmaz, belediyeler veya görmemiş türedi zenginler önünde pankartlarla iftar çadırları açmaz, tövbe bir başbakan arka mahallede saklı bir evdeki kimsesizin akşam sofrasına paldır küldür kameralarla gelmez, kimse de beklemezdi. Saklı, gizli, sessiz, dilsiz, illegal bir oruçtu, Kerbela gibi. Konumuz devlet ve oruç da değil.

Bu orucun en gizemli, en açık, en karmaşık, en basit yanı ise, başında cehennem korkusu, sonunda cennet özleminin olmamasıydı. Akşam gün devrildiğinde, hiç kimse toplu bir sofra kurmazdı, herkes bir köşede sanki o gün oruç yokmuş gibi, olağan şekilde yemeğini yer, bir köşeye çekilirdi. Su içilmezdi, belli Kerbela'dan, ama hoşaf yenirdi, içinde kuru üzümleriyle. Kimsenin, görmediği bilmediği bir yerden, kendisi dışında ve ötesinde hiçbir şeyden, hiçbir beklentisi yoktu. Konu anlamaktı, tarihte yaşanan bir zulme, insanın insana ettiğine hayıflanmak, gidenlere ve aslında kendine bağlanmaktı. Konumuz kimsenin gitmediği, görmediği, dönmediği öte dünya da değil elbet.

Yetmiş beş gün ve gece boyunca sürdürdükleri açlık grevi direnişinde şahsi hiçbir amaç taşımadılar. Ne, sonunda zengin bir sofraya kavuşmayı ne de öte âlemi hayal ettiler. İşten atılan yüzbinlerce çalışanın, aç, işsiz, güçsüz, sigortasız milyonların sözcüsü oldular. Aç binler doysun diye, yetmiş beş gün aç kaldılar. Zifiri karanlık bir dönemde iki sade bireyin ne yapabileceğini, neleri başarabileceğini, sessiz ve gösterişsiz, küçücük bedenleriyle ortaya koydular. Ne oruç, ne on iki imam, ne germ, ne Kerbela. Konu, iki genç insanın, yetmiş beş gün aç kaldıktan sonra hapse atılmayı göze alan cesareti, başka bir dünya kurmaya dair bitmeyen umutları, insanoğluna verdiği büyük ders.