Osmanlı’da elitizm ve rüşvet
07.05.2017 11:42 BİRGÜN PAZAR
İslamcılar Osmanlı’da rüşvetin varlığını kabul etmekle birlikte sanki ilk başlarda yokmuş da sonradan dinden uzaklaşınca ortaya çıkmış arızi bir vaka imiş gibi sunarlar. Oysa rüşvete dair en meşhur örnek bizzat Osmanlı’nın en parlak klasik devri olan Kanuni devrine aittir

CANDAN BADEM

İslamcı ideologlar laik ve cumhuriyetçi aydınları elitizmle yaftalamayı ve suçlamayı pek severler. Bunlara göre Kemalizm ve genelde aydınlanmacılık halka tepeden bakmıştır, kendi halkına yabancıdır, “monşer”dir. Cumhuriyeti de bu elitler kurmuştur ve dolayısıyla cumhuriyet halka yabancı olmuştur. Hatta bu eleştirilerin bir kısmının altında İslamcılığın eşitlikçi ve halkçı olduğu varsayımı da yatıyor. AKP’nin körüklediği ecdatçılık, yeni bir Osmanlı algısı, gerçekten uzak, idealize edilmiş bir Osmanlı algısı yaratmaya çalışıyor. Acaba öyle miydi? Osmanlı ricali ve uleması halka nasıl bakardı? Osmanlı’da asalet telakkisi yok muydu? Öncelikle elitizm ya da seçkincilikten ne anladığımızı açıklamak gerekir. Elitleri eğitim ve kültür düzeyine göre mi belirlemeliyiz yoksa toplumsal statü (asalet) ve servete göre mi? Bence her ikisi de mümkün ve her iki anlamda da bir seçkincilikten söz edilebilir. O yüzden seçkinciliğin her iki anlamını da göz önünde tutalım.

Öncelikle bütün insanlık tarihinde her devleti seçkinlerin kurduğunu ve bu anlamda Türkiye Cumhuriyeti’nin bir istisna olmadığını belirtelim. İlk İslam devletini de Mekke’de Kureyş kabilesinin seçkinleri kurmuştur. Halifelik ilk dört halifeden sonra Kureyş’in bir kolu ve peygamberin akrabası olan Emevilere ve daha sonra da Abbasilere geçmiştir. Şiiler ise halifeliğin ancak ehl-i beyte ait olduğunu savunmuşlardı. Görüldüğü üzere yönetimi asalete bağlama fikrini İslam dini icat etmemiş ancak çeşitli şekillerde devam ettirmiştir. İslam tarihindeki kavgaların birçoğu Arapların Arap olmayanları (mevaliyi) küçük görmelerinden dolayı çıkmıştır. Ayrıca Emeviler de Abbasiler de köleciliği devam ettirmiş, Karmatiler ve Zenc hareketi gibi köle hareketlerini kanla bastırmıştır. Kuran’da köleliği yasaklayan bir hüküm yoktur, sadece köleliği düzenleyen, hafifleten ve meşrulaştıran hükümler vardır. Nahl suresi 75. ayeti açıkça “hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir köle” ile hür bir insanın eşit olmadığını ifade eder. Rum suresinin 28. ayeti de yine “mülkiyetiniz altında bulunan köleler içinde” sizinle eşit haklara sahip ortaklarınız var mı diye sorarak eşitsizliği bir kez daha meşru görür. Zuhruf suresi 32. ayeti ise insanların bazısının bazısına hizmet etmesi için birbirine derecelerle üstün kılındığını ifade eder. Burada da açıkça insanların birbirine eşit olmadığı vurgulanır. Ancak Kuran’da devlet yönetiminin ve halkın yönetime katılımının nasıl olması gerektiğine dair hükümler yoktur. Dolayısıyla iktidarı elinde tutan halife veya sultanı bağlayan, sınırlayan siyasal bir kural veya kurum da yoktur. İslam hukukunda insan hakları kavramı yoktur, kadının çok az hakkı vardır ve Osmanlı tebaası olan gayrimüslimler de Müslümanlarla eşit statüde değildir. Şeriata göre örneğin bir cinayet davasında bir gayrimüslim bir Müslüman aleyhinde tanıklık yapamaz. Yani bir Müslüman yüzlerce gayrimüslimin gözleri önünde içlerinden birini öldürse onlar o Müslüman aleyhinde şer’i mahkemede şahit olamazlar. Nitekim kapitülasyonların temelinde de bu eşitsizlikten dolayı Avrupalıların kadı mahkemesinden muaf olma isteği yatmaktadır. Gayrimüslimler önemli devlet görevlerine gelemezlerdi, örneğin vali olamazlardı. Ne var ki Müslümanlar için de bir eşitlik sözkonusu değildi. Devlet dairelerine girişte 19. yüzyılın ikinci yarısına değin hiçbir sınav veya normatif prosedür yoktu, tamamen keyfiydi. Zaten bütün büyük memurluklar rüşvetle dağıtılıyor ve rüşveti verip o makama gelenler de verdiği parayı çıkarmak için rüşvet alıyorlardı. Sözde adalet dağıtmakla görevli olan kadılar en fazla rüşvet ve yolsuzluğa bulaşmış olan kesimdi. Kadılar mansıplarını rüşvetle alıyorlar ve görevde rüşvet alıyorlardı.

İslamcılar Osmanlı’da rüşvetin varlığını kabul etmekle birlikte sanki ilk başlarda yokmuş da sonradan dinden uzaklaşınca ortaya çıkmış arızi bir vaka imiş gibi sunarlar. Oysa rüşvete dair en meşhur örnek bizzat Osmanlı’nın en parlak klasik devri olan Kanuni devrine aittir. Bağdat’ı fetheden Kanuni’ye bir kaside sunan Fuzuli’ye Kanuni bir maaş bağlar ve şairin eline bir berat verilir. Ne var ki Fuzuli beratına rağmen devlet dairelerinde maaşını bir türlü alamaz. Bunun üzerine meşhur şikayetnamesini yazar: “selam verdim rüşvet değildir deyu almadılar”. Katip Çelebi ile aynı devirde yaşamış olan Koçi Bey’in 1631 tarihinde 4. Murad’a sunduğu risalesinde de devlet dairelerinde açıkça rüşvet alındığı ve kazaskerlik, kadılık, müderrislik, müftülük dahil olmak üzere bütün makamların alınıp satıldığını yazar. Katip Çelebi de “günümüzde çekinilmeden rüşvet alınmaktadır” demektedir. Çelebi mahkeme dışındaki devlet dairelerinde alınıp verilen rüşveti icare akdi (iş takibi mukavelesi) olarak nitelendirmekte ancak bir yandan da hile-i şeriyye yapmak iyi değildir demektedir.

Osmanlı toplumunda yönetici sınıfının yazışmalarında da bir yörenin ileri gelenleri için ayan, eşraf, muteberan, mütemeyyizan, rüesa veya bildiğimiz ileri gelenler ifadesi kullanılırdı. Aşiret reisleri açıkça tanınır ve devletten yana oldukları sürece otoriteleri desteklenirdi. Peygamber soyundan gelen seyyit ve şerifler vergi ve askerlikten muaftı, bunların imtiyazlarını korumak için nakib ül eşraflık makamı vardı. Ulemanın tefsir ve fıkıh kitaplarında da halkı havass (seçkinler) ve avam (sıradan halk) şeklinde ayırması adettendi. Burada havass’tan genelde kasıt eğitimli olmak, yani medrese eğitiminden geçmiş olmak veya en azından okuma yazma bilmekti. Ancak eğitim de zaten genelde toplumsal statüsü yüksek olanların bir ayrıcalığıydı. Ulema şeriata dair meseleleri avamın anlayamayacağını düşündüğü için bu konuların onların içinde tartışılmasını doğru bulmazdı. Bütün dinlerde olduğu gibi, modernite öncesi İslami ruhban sınıfı da dinsel bilgi üzerindeki tekelini kıskançlıkla korumaya çalışırdı. Kuşkusuz en önemli husus Kuran’ı yorumlama tekeliydi. Ulema halkın kendi başına Kuran’ı okuyup anlamaya çalışmasını kesinlikle caiz görmezdi. Kuran kurslarında Kuran’ı anlamadan sadece okumak öğretilirdi. 600 yıllık Osmanlı devletinde ulema sınıfı Kuran’ın Türkçeye çevrilmesine izin vermemiştir. Hatta 1870’lere değin Kuran’ın matbaada basılmasına dahi izin vermemiştir. Her kuruma olduğu gibi kuşkusuz medreseye girişte de adam kayırmacılık hakimdi. Askerlikten kaçmak için bugün yüksek lisans yapmanın o zamanki muadili medrese öğrencisi olmaktı. Ulema kendi çocuklarına daha beşikteyken ilmi payeler verdirirdi. Beşik uleması sözü buradan gelmektedir.

Ulemanın havass ve avam kavramını nasıl kullandığına bir örnek olarak yine Katip Çelebi’nin Mizan ül Hakk adlı eserine bakalım. 17. yüzyılda yaşamış olan Katip Çelebi bütün Osmanlı uleması içinde en aydınlarından biridir. Nitekim adı geçen eserinde matematik ve hendese (geometri) gibi bilimlerin ve hikmetin (felsefenin) medreselerde okutulmamasını eleştirmiştir. Katip Çelebi, “İslami olmayan ilimlerin yasaklanmasında ilk zamanlarda o akdar sert davranılmıştı ki Hz. Ömer Mısır ve İskenderiye fethedilince nice bin cildi bulan kitapları yaktırmıştı” demiştir. Çelebi’ye göre Kanuni zamanına kadar medresede eşyanın hakikatine dair ilimler ve felsefe okutulmuş ancak sonra bu dersler kaldırılmış, ve “ilim pazarına kesat gelmişti”. Öyle ki Kürd diyarından gelen talebeler İstanbul’da tafra satar olmuşlardı. Çelebi kendisinin de yetenekli öğrencileri Sokrates’in Eflatun’u teşvik etmesi gibi eşyanın hakikatine dair olan ilimleri tahsile teşvik ettiğini yazar. Ancak bu kadar çok yönlü ve ileri görüşlü olan Katip Çelebi dahi peygamberin ana babasının Müslüman olup olmadığına dair meseleyi incelerken şöyle diyor: “Büyük alimlerden ihtilafın aslını bilip tahkike kadir olanlar evla ve elyak olanı bilirler... Müminlerin avamına lazım olan budur ki bu konuda dem vurup söz söylemeyeler... İmdi evla ve uygun olan budur ki bu konuda dillerini tutalar ve titiz davranalar. Lakin sözümüz avamadır, havasa değil”. Açıkça görüldüğü gibi Katip Çelebi de dine dair konularda halkı avam ve havas olarak ikiye ayırmıştır.