“Otokrat” kimdir… Nedir…
Ayşenur Arslan Ayşenur Arslan

Aslında öğrenmek çok kolay. Girersiniz internete. Bakarsınız güvendiğiniz bir kaynağa. Görürsünüz.
Çok özetle, otokrasi monarşinin bir çeşidi. Tek fark, yönetim miras yoluyla değil de, “güya” seçim yoluyla devrediliyor.
Otokrat da, işte böyle bir yönetimde “tüm yetkileri elinde bulunduran” kişi. Sözlüklerde ayrıca yer verilen anlamıyla “BUYURGAN”!

Yazının başlığına ve girişine bakıp da Erdoğan’a otokrat dediğimi ve bu yolla hakaret ettiğimi falan sanmayın.
Bu tanımı Erdoğan ile ilişkilendiren ve tabii bu yolla (hakaret edecek değil ya) iltifat eden, Habertürk gazetesi yazarlarından Serdar Turgut.

Gündeme Serdar Turgut üzerinden bakmak, gündemi hafife almak olacak, biliyorum. Ancak S. Turgut tek başına değil. Kimi zaman daha basit ifadelerle ya da tersine akademik palavrasyonla, AKP ve EVET CEPHESİ bu görüşte buluşuyor.
Tek adam yönetimi / otokrasi iyi ve hatta çağımıza en uygun bişey!

S. Turgut şöyle aydınlatıyor bizleri:
“Otokratik rejimlerin temel özelliği yönetimlerin halk adına karar vermesidir. Yönetici, halkın direkt iradesi olarak o koltukta bulunduğundan getirdiği politikalarla, yaptığı değişikliklerle halk adına iyi, güzel, doğru olana karar vermektedir. Otokratın kararları aslında halkın direkt kararları olarak görülmektedir.

Yakında toplumsal hayatımıza yön vermeye başlayacak yeni Anayasa’mız temelinde, artık temsile dayalı sistemle ülke yönetmenin imkânsız olduğu ve bunda ısrar etmenin yanlış olduğu görüşüne dayanıyor. Bugünün dünyasında karşı karşıya bulunduğumuz sorunlara ve istikrar, güven arayan kitlelere ancak otokratik sistemlerin cevap verebileceği düşünülüyor.”

•••

Yandaş ve yanaşma medyada buna katılmayacak kimse var mıdır acaba?

Korkuyla, ikbal kaygısıyla… Düşünmeyi çoktan bıraktığı için... Putin, Trump örnekleri vererek “dünyada yeni trendin bu olduğuna” yemin ederler. Türkiye’nin başka çıkış yolu olmadığına örnekler verirler.

Ya, onların oluşturduğu böyle bir algıyla sandığa gidecek olan kitle?

Geçenlerde TV’de bir kadıncağız konuşuyordu. “Kismeler görmedi” diyordu. Herhalde ağzından yanlışlıkla çıktı dedim, ama iki cümle sonra “kismenin haberi olmamış” diye devam etti. Sözcüğün KİSME değil de KİMSE olduğunu bilmek için okuryazarlığa, gazete / kitap okumaya gerek yok. Hatta haberleri izlemek bile şart değil. Kadın programları bile yeter. Elbette, milyonlarca benzeri gibi kulak / akıl / sağduyu süzgeci su sızdırmaz çeşitse!

Bırakın onları, bu ülkeyi yönetenlerin bile ağzından çıkanlar kulaklarına giderken süzgece takılıyor.

Geçenlerde Numan Kurtulmuş örneğin, “Referandumda evet oyundan sonra bu terör örgütlerinin hiçbir sesi çıkmayacak hale gelirler” demedi mi! Gayet net, son derece açık biçimde “evet demezseniz terör azacak” demeye getirmedi mi! Korku sopası ile toplumu tehdit etmedi mi!

Bugünlerde gidişatı anlatmak için sık sık gönderme yaptığımız Kafka’dan bir alıntı:

“17. Yüzyıl, matematiğin çağıydı, 18. Yüzyıl doğa bilimlerinin, 19. Yüzyıl ise biyolojinin çağıydı. Bizimkisi, yani 20. Yüzyıl ise korkunun çağıdır. Yaşadıklarımız içimizde bir şeyi yıktı. İnsanoğlunun bir başka insanla insanlığın diliyle konuştuğu takdirde, insanca tepkiler yaratabileceğine yönelik o güven duygusu.. İnsanlar arasında sürüp giden uzun diyalog, artık kesildi. Ve diyalog yoluyla ikna edilemeyenlerin, insanda ancak KORKU uyandırması da son derece doğaldır.”

•••

Ben, S. Turgut’un korkuyla hareket ettiğini düşünmüyorum. Bunu biliyorum!

Medya Mahallesi programını CNN Türk’te yaptığım günlerde konuğum olmuştu. O sırada Gülen Cemaati hakkındaki ciddi eleştirel yazıları nedeniyle özellikle konuğum olmasını istemiştim. Ne var ki programda yazılarının yanına bile yaklaşmadı.

Sonrasında sohbet ederken de, Cemaat’in kendisini nasıl izlediğini ve nasıl korkuttuğunu anlattı.

Bir süre sonra yazılarının akışı değiştiğinde ve ardından Cemaat güzellemeleri başladığında şaşırmadım. Korkunun nasıl ciddi bir motivasyon kaynağı olduğunu bir kez daha görmüştüm. O kadar!

Bugün neden farklı olsun ki!

Kendisi için hayal edebileceği en güzel gelecek, bugünkü konumunu muhafaza etmektir herhalde.

Daha fazlasını düşünüp umduğunu sanmıyorum.

Arada döktürdüğü “penis” yazıları arşivlerde dururken Beştepe’ye danışmanlık bekleyecek hali olmasa gerek!

Beştepe demişken...

“İçerden” anlatıldığı kadarıyla; Hande Fırat, Hürriyet Ankara temsilciliğine geçerken, çalışma arkadaşlarına genişçe bir toplantıda açıklamış. “Önümde iki seçenek vardı. Cumhurbaşkanımız danışmanı olmamı çok istiyordu. Aydın Doğan da Hürriyet temsilciliği için ısrar ediyordu. Ben Hürriyet’i seçtim” demiş.

Anlatılanlar ne kadar gerçek, bilmiyorum. Ama doğrusu gerçek olmama ihtimali çok düşük geliyor bana. Öyle ya, Erdoğan’ın Hande Fırat’a ne kadar önem verdiğini 15 Temmuz sonrasında defalarca gördük. Danışmanlık önermesi çok normal.

Hande Fırat’ın böyle “ikbal vadeden” bir öneri yerine Hürriyet’i seçmesine gelince…

Hürriyet genel yayın yönetmenliği koltuğuna giden yolun Ankara temsilciliğinden geçtiğini… Doğan grubunun, bir süredir Sedat Ergin’in yerine “uygun” bir isim aradığını düşününce… Durumun hem Hande Fırat hem de Erdoğan için “çok uygun” olduğu açık.

Saray’a danışmanlık için düşünülecek kadar güvenilen kişi, Hürriyet’in başında olursa… Bir taşla iki kuş... Daha ne olsun.

Zaten, otokrat halkın iyiliğini herkesten daha çok düşünmez miymiş!. En güzel, en doğru kararları o vermez miymiş! Kimin hangi koltukta oturacağına o karar vermeyecek de siz mi vereceksiniz!

Yani... Seçseniz iyi edersiniz. Yoksa terör hortlar, gelir (öncelikle) sizi ham yapar! Tamam mı! Şimdi dağılabilirsiniz!