Oynamayı unutan milli takım
SERKAN FİDAN SERKAN FİDAN

1993 yılının sonlarına doğru Sepp Piontek’in yerine yardımcılığını yapan Fatih Terim milli takımın başına geçiyor ve hedef olarak İngiltere’yi, formatı değiştirilerek 8 yerine 16 takımın katılacağı EURO 96’yı belirliyordu. Grup elemelerinde İsveç’i geride bırakarak İsviçre’nin ardından ikinci olan Türkiye, tarihinde ilk kez katıldığı Avrupa Şampiyonası'nın ilk maçını ilerleyen yıllarda ülkemizde teknik direktörlük yapacak Biliç ve Prosineçki’li kadrosuyla Hırvatistan'a karşı oynamış ve 86. dakikada gelen golle 1-0 mağlup olmuştu. Türkiye’nin kullandığı köşe vuruşunda topu kapan Hırvatlar hızlı atağa çıkmış ve metrelerce topu süren Vlaoviç kaleci Rüştü’yü de geçerek topu ağlara göndermişti. Henüz 23 yaşında olan Alpay ise Vlaoviç’in arkasından koşarken onu faul yaparak durdurmadığı için çok eleştirilmiş ancak o hareketi ona fair play ödülü kazandırmıştı. Ardından Figo’lu Portekiz'e yine aynı skorla yenilen Türkiye, son şampiyon Danimarka’ya 3-0 yenilerek ilk kez katıldığı turnuvayı gol atamadan ve puan alamadan tamamlamıştı. Herkes EURO 2008 çeyrek final eşleşmesinden bahsederken benim aklımda hep EURO 96’daki Türkiye – Hırvatistan maçı vardı.

Beyaz sweatshirt üzerine giydiğim düz kırmızı Eskişehirspor formasıyla kendi kırmızı-beyaz kreasyonumu yaratarak otelden çıkıp metroya bindim. Tren Parc des Princes’e yaklaştıkça inen sakin ve ciddi Fransızların yerini Türk ve Hırvat taraftarlar dolduruyordu. Sokaklarda olduğu gibi metroda da Hırvatlar sayı ve coşku olarak üstündü. Stadın çevresinde de Hırvatlar fazlaydı. Makyaj malzemeleriyle herkesin yüzüne Hırvatistan bayrağı çizen kadın, Hırvatça şarkılar çalan boyalı karavan, içki içip şarkılar söyleyen coşkulu kalabalık... Irkçılık sabıkası sebebiyle antipati oluşturduğum Hırvat taraftarlar gözüme sevimli gelmeye başlamıştı.

Maçın başlama saati geldiğinde stadyumun içindeki Türk ve Hırvat seyirci sayısı eşitlenmişti.

3. günümde nihayet ilk maçımı izleyecek ve artık futbol yazmaya başlayacaktım. Bizimkilerin oynamayı unutacakları aklıma gelmedi.

Forvet ve stoper konusunda sıkıntımız olduğunu zaten Terim de dile getirmişti. Buna rağmen güçlü bir orta sahamız ve hücuma destek olan beklerimiz vardı. Avrupa’nın en hücumcu sağ beklerinden Gökhan Gönül ilk yarıda sadece 1 kere ileri çıkabildi. Onda da yaptığı ortayla tek ciddi pozisyonumuzu bulduk. Ancak suçlu bekler değil önlerinde oynayan Arda ve Hakan’dı. İki yıldız da savunmaya yardıma gelmiyordu. Geri gelmeyenlerin açığını kapatamadığımız gibi bloklar arası bağlantımız zayıf olduğu için her pres yediğimizde uzun oynuyor ve topu Hırvat savunmacılara teslim ediyorduk. Bu iki temel sorunu çözebilecek kadrodaki tek oyuncu da stoperde oynuyordu. Maç boyunca bu durum değişmeyince de mağlubiyet kaçınılmaz oldu. 3 topu direkten dönen Hırvatistan'a karşı tek farklı yenilmenin ne büyük bir şans olduğu en iyi grup üçüncüleri hesapları yapılırken ortaya çıkacak.

Fark yememek dışında olumlu bahsedilebilecek diğer konu da Mustafa “Muzzy” İzzet ve Colin Kazım’dan sonra milli takıma kazandırılan üçüncü Türkçe bilmeyen (Aurelio devşirmeydi) oyuncu; Emre Mor. Yabancı basın mensuplarının genç oyuncuya olan ilgisinin zaten farkındaydım, oyuna girerken kopan alkış Emre’nin taraftarları da heyecanlandırdığını gösteriyordu. İlk 11’de başladığındaki performansını da turnuva bitmeden göreceğimizi düşünüyorum.

Maçın ardından Medya Merkezi’nde turnuvaya üçüncü kez katılan ancak henüz galibiyeti olmayan Polonya’nın ilk galibiyetini izledim. Son Dünya Kupası’nın dışında kalan üç yıldızdan, Bale ve Lewandowski turnuvaya galibiyet ile başladı. Sıra Zlatan’a geldi. Üzerimdeki formayı Erkan Zengin’in eski takımı diye tanıttığım İsveçliler galibiyetten emin görünüyordu.

Paris’teki üçüncü ve son gecemde İstanbul'da görüşme fırsatı bulamadığım arkadaşlarımla buluştuk. Almanya – Ukrayna maçı oynanırken Saint Germain’de maç yayını yapmayan bir restoranda “denizden babam çıksa yerim”in Fransızca karşılığını arıyorduk.

Son metroyla otelime dönerken sabah Lyon’a gideceğim otobüsün tam olarak nereden kalkacağına bakarken mutluluğumun kaynağının favori takımım Belçika'yı hem de İtalya karşısında izleyecek olmak mı yoksa ayakkabılarımın artık vurmuyor olması mı diye düşündüm.