“Oyuna devam!”
ENVER AYSEVER ENVER AYSEVER
Etik sorunlar üstüne inatla ve ısrarla düşünmeliyiz. Bir işe koyulmak ve gerektiğinde oradan ayrılmak, hatta radikal tercihler yapma cesareti göstermek gerek

1 İnsanın evinde olması ne güzel bir duygu… Çocukluğumda yurtdışına çıkmayı başaranlara şaşkınlıkla, imrenerek bakılırdı. Uzakta bir Avrupa vardı uygarlığın geliştiği, güzelliğin yaşandığı ve ulaşılması imkânsız… Avrupa görmüş olanlar uzun uzadıya tanıklıklarını anlatır, iletişim olanakları kısıtlı olduğu için hayal gücümüze başvurarak, söylenenleri kavramaya çabalardık. İçe kapalı bir ülkeydik ve her yer uzaktı. Her aileden göçle gitmiş olan birileri vardı mutlaka ve onlar bu konumlarını bir iktidar olarak kullanırdı bize karşı…


Şimdi kimi insanlar bir yolunu bulup, başka ülkelere gitmeyi, türlü insanlarla karşılaşmayı başarıyor. Bu durum iki tür insan çıkardı karşımıza sanki… Bazı ülkelerin insanları dünyada özgür dolaşma hakkına sahip, kimileri de kendi ülkelerinde bir kafes içinde yaşamaya mahkûm. Küresel güç kimin nerede olup olamayacağına karar veriyor. Yoksul biri, belki dünyayı asla gezme olanağı bulamayacaktır. Yine de bir yere gidememek rahatsız edici…

Trump denen adamın önemli bir görevi oldu insanlık için. Yapay, pazarlama ürünü bir uygarlığın gerçeğini çıplak ortaya koydu. İmtiyazlı olanlar ve diğerleri olarak ikiye ayrıldı dünya yeniden… Viyana’dan dönerken azgın ırkçılığı, yobaz kalabalıkları ve o tiksindirici dili düşündüm yeniden…

2 Sürgün olan insan sırtında hapishanesiyle dolaşır. En ünlü hain ve sürgün Nâzım Hikmet elbet… Canına tak edip, çok sevdiği memleketinden kaçmak zorunda kalınca Nâzım, fırsat buldukça uzaktan da olsa bize, Türkiye’ye, Anadolu’ya bakarmış… Tüm dünya seni alkışlar, her yöne özgür gitme olanağın vardır, hatta el üstünde tutulur, övgülerle şımartılırsın da, memleketine gidememek yok mu, işte o ne büyük tutsaklıktır… Tüm dünyayı sunsalar, memlekete gidemezsen altından bir kafestesin demektir…

oyuna-devam-241566-1.

Ülkemde pek çok kimsenin dilinde korku var, göç yollarını bulma çabası var, fırsat bulsa memleketini kolayca bırakacağını düşünüyor insanlar. Kaygıları anlıyorum anlamasına da, gitmek mümkün mü? Göç etme fikri daha düşünce halindeyken bile yorar, yalnızlaştırır, kırar insanı. Gezmeye, eğlenmeye, yeni dostlar edinmek, tanıklıklar yaşamak için gitmekle, sürgün olmak çok farklıdır. Nâzım’ın o hasretlik şiirleri neden bunca içlidir, yaralar ki insanı!

Bir kemancı genç kadınla tanıştık Viyana’da, Türk. Dünyanın en önemli orkestrasının sınavlarını kazanmayı başarmış ve çalmaya başlamış Viyana’da. Lâkin aşağılama, hakaret gırla sürmüş. “Siz Türkler kebap bilirsiniz, kemandan ne anlarsınız” diyen orkestra şeflerine rastlamış… “Köpekler ve Türkler giremez” diyenlerle karşılaşmış, öfkeyle anlatıyordu. Irkçılık, yabancı düşmanlığı çok ama çok tehlikeli bir hastalık… Memleketimizdeki Suriyelilere şefkatle yaklaşmalıyız…

3 “Holocaust/Soykırım” adlı 1978 yıllı yapımı bir seri film izledim. Yahudi bir hekimin, iyi bir yurttaşın, ailesiyle birlikte mutlu yaşadıkları Berlin’de nasıl dağılarak yok olduklarını anlatıyor. Doktor Weiss gelen tehlikenin ayırdındadır. Ailesi için kaygı duyar, kaçmayı düşünür, en azından çocuklarını yaklaşan Nazi tehlikesinden kurtarmak ister… Beş kişilik ailenin en büyük çocuğu ressamdır, sudan gerekçelerle gözaltına alınır ve kaybedilir; küçük erkek çocuk babası Polonya’ya gönderildikten sonra şehri terk eder; en küçük kardeş, kız olan tecavüze uğrar ve bir akıl hastanesine kapanır, ardından da gaz odasında öldürülür… Gerçek bir öykü bu…
Filmin bir sahnesinde baş başa konuşan karı koca arasında Berlin’i terk etmek üstüne tartışma yaşanır. Bay Weiss ısrar eder ki bir süre sonra Polonya doğumlu olduğu gerekçesiyle ailesinden koparılıp, sürgüne gönderilecektir, eşinden sert yanıt alır: “Burası Naziler kadar benim de ülkem, hiçbir yere gitmiyorum” der. Adım adım kurulan parti devleti, tek adam düzeni, herkesi yalnızlaştırır. Yahudi, Çingene avı başlar. Bir de engellilerin imhası… Düne dek komşu olan insanlar birbirine yüz çevirir. Hekim Weiss muayene ettiği bir saf kan Alman komşusundan yardım isteyince, yüzüne kapanır kapı. Nazi olmuştur komşu ve mutlu bir yaşam sürmektedir…

Binlerce sayfa okumaların ötesinde bir de belgesel ya da belgesel-kurgu filmler izlemeyi seviyorum. İnsanlığın sefaleti alabildiğine sürüyor. Memleket kolay kurulan, zor içselleşen bir sözcük. Ben Bayan Weiss ile aynı noktadayım, kimse bize kapıyı gösteremez… “Hayır” giderek daha önemli ve güncel…

4 Romanın son beş bölümünü yazıyorum ya da yazamıyorum, evin içinde deli danalar gibi dolanıp, sürekli masadan kaçma halindeyim. Başlamak ve bitirmek güç sahiden… İmgeleri harmanlayan, katmanlı bir örgü içinde kurdum öyküyü. Zihni özgür bırakmanın hiç de kolay olmadığını gördüm. Ülkemin bir felakete doğru sürüklendiğini önceden sezmişim. İlk yazmaya başladığım tarihe baktım ve oradan bu yana olan bitene… Yanılmak isterdim ama yanılmadım işte… Gerçi yıllar önce “Yazgıcılar”ı yazdığımda da aynı duyguya kapılmıştım.

oyuna-devam-241565-1.

Bir yandan kitabın adı kafamı kurcalıyor. Ne garip, bazı kitapların önce adı belirir, sonra içi dolar; kimi zamansa kitap biter, hala bir adı yoktur… Sürekli kendime öneriler getiriyorum… Kimi kavramları yan yana getiriyorum, içime sinmiyor. Kitap adı koymak, kapağa karar vermek ne güç iş. Pek çok kitapçı gezdim şu süreçte. Ne kadar gelişti baskı işleri… Türlü özgün yaratılar var. Ama önce adı konmalı…

Tür olarak roman üstüne düşünmeyi ve yazmayı seviyorum. Alberto Manguel’in okurluk serüvenleri üstüne kitaplarına bayılıyorum. Şimdi yeni birine başladım. Yapı Kredi’den çıktı. Orada yazarlara dair benzersiz bilgiler ediniyor insan. Eskisi gibi kalın romanlara kimsenin zamanı yok. Bir yandan şiir olanaklarından yararlanıyor çağdaş romancı, öte yandan felsefe yapma aracına da dönüşüyor metin. Bunun üstüne de yazmalı yeniden…
Hâlâ adsız romanım……

5 Yıllar önce fuar için Frankfurt’a gitmiştim. Bindiğimiz taksinin şoförünün adı Anvar’dı. Enver ve Anvar. Afganistanlıymış, göç etmiş, daha doğrusu kaçmış. Ülkesinde yüksek rütbeli bir askerken, siyasal İslamcılar iktidarı ele geçirince kaçmak zorunda kalmış. Türkiye’den geldiğimizi öğrenince sevindi. Gözleri doldu. Memleketinden söz açtı. “Benim artık gidecek bir ülkem yok” dedi. Gelen tehlikeyi fark edemediklerinden, doğru yerde sağlıklı müdahale edemediklerinde söz etti. “Ülkenize sahip çıkın, kaybedince değerini anlamanın bir anlamı yok” dedi.

O zaman da çok etkilenmiştim, şimdi de gözümün önünde o gün!

Nasıl bir halk böylesi derin bir uykuya dalar anlamak mümkün değil. Bu liberallik, Siyasal-İslam virüsü ne biçim bir salgın hastalık böyle! Hakikati gizlemek için her dönem kolay kandırılan liberaller öne sürülüyor, lâkin utanmaları olmadığı için yüzleri bile kızarmıyor. …

6 Radyoculuğu sevmiştim, kısa sürdü. “Oyuna Devam” bitti.

Radyoculuğun keyifli yanı sabah karanlığında yola düşenlere ses olmak, yoldaşlık etmekti benim için. Telefon bağlantılarında yurttaşlar özgürce konuşuyordu ve hiçbiri bunu suiistimal etmedi. Basın ortamı böyle işte… Bakıyorum da mutlaka birileriyle iyi geçinmek, birine göbekten bağlı olmak gerekiyor. Yeni bilgi değil elbette bu…

Yaz başı romana başladığımda radyo roman içinde bir imge, kişi olarak belirdi. Sonra yaşamıma girmiş oldu. Unutulan bir iletişim aracı sanılır, oysa değil. İyi yol arkadaşı. Günün birinde yeniden kol kola girer ve oyuna devam deriz elbette.

7 Etik sorunlar üstüne inatla ve ısrarla düşünmeliyiz. Bir işe koyulmak ve gerektiğinde oradan ayrılmak, hatta radikal tercihler yapma cesareti göstermek gerek. Elbet serüvencilik kolaycılığıyla değil, etik süzgeçten geçirerek yapmalı bunları. Toplumsal ödevlerimiz var, kendimize karşı da var elbette. Bunun ayırdında olmak başlı başına beceri.

Kant tüm yaşamı boyunca düzenli olmaya gayret etmiş, zihninin berraklığını yinelediği davranışlardan almış ve sürekli çalışmış. Ölçütü önemli.

1- “Öyle davran ki, eyleminin maksimi doğanın evrensel yasasında bulunsun”
2 “İnsan kişiliğine her zaman bir amaç olarak bak, ama ona hiçbir zaman bir araç gibi davranma”
3- “Erekler krallığının hem yasa koyucusu ol, hem de ona uyan bir yurttaş gibi davran.”
Kant, insanın hem hakları hem ödevleri olduğunu söylüyor. Oysa Tanrı’nın sadece hakları var diyor, ödevleri yok!