Dünyaca ünlü Fransız piyanist Alexandre Tharaud, Ankara Piyano Festivali kapsamında 16 Şubat’ta CSO Konser Salonu’nda Ankaralı müzikseverlerle buluştu. Başarılı albümlerinin yanı sıra Haneke’nin “Amour” filminin müziklerine de imzasını atan Alexandre Tharaud ile Ankara’da bir araya geldik.

Piyano dersleri almaya 5 yaşında başlamışsınız. Kendinizde bu ilgi alanını nasıl keşfettiniz?

Annem bale dansçısıydı. Babam ise opera sanatçısıydı. Yani ben sanatçı bir aileye doğdum. Başka bir seçeneğim yoktu. Piyano çalmayı öğrendim ve çaldım. Ama piyanist olmak istememiştim. Ben sihirbaz olmak istemiştim. Benzer işler bunlar. Piyanist elleriyle ve parmaklarıyla oynar, sihirbazlar da öyle. Ama sonunda işte piyanist oldum. Ayrıca orkestra şefi de olmak istiyordum. Ama olmadım. Kendime piyanist olup olmak istemediğimi sormadım hiçbir zaman. Kendime bu soruyu sorduğumda 20 yaşlarımdaydım ve o zaman cevap evetti. Ama daha genç yaşlarımda konservatuvardayken istemiyordum. Benim için en önemlisi sahne. Ben çocukken her zaman dans ederdim. Annem benim bale öğretmenimdi. Her hafta sonu dans etmek için sahnedeydim. Sahnenin o ışığını o ambiyansını seviyorum. Ama mesela eğer elimi keserseniz -tabii kesmeyin de- (gülüyor) bir kaza geçirsem mutlu olabilirim. Çünkü eğer sahnedeysem mutlu olabilirim. Müzik hayatımın önceliği değil ama hayatım. Özgür ve mutlu hissettiğim tek yer sahne.

Bir konservatuvar eğitimi aldınız. Müziğin bu akademik yanı sizi müziğinizi geliştirmeniz konusunda nasıl etkiledi?

Paris’te konservatuvardayken mutlu değildim. Pek de bir şey geliştirmedi. Oradaki rekabet beni korkutuyordu. 11 yaşımdan 20 yaşıma kadar oradaydım. 9 yıl boyunca bir sürü eğitim aldım ama o zamandan sonra özgür hissettim. Konservatuvar öncesi ve sonrası benim için önemli. Öğrendiğim her şey konservatuvardan değil. Benim ilk öğretmenim konservatuvardan önce vardı. Aynı şekilde konservatuvardan sonra konserler vermeye başlayınca dünyayı keşfetmeye başladım. Hem de öğretmenlerimin gözünden değil, kendi gözümden.

İlk zamanlardaki kayıtlarınız ile son dönem müziğinize baktığınızda nasıl değişimler görüyorsunuz?

Çok fazla. Şimdi 50 yaşındayım. Çok uzun bir zaman var sahnede geçirdiğim. Oteller, trenler, uçaklar, havaalanları… Şimdi biraz yorgunum. Biraz dinleniyorum arada mesela buraya Dubai’den tatilden geldim. Boş zamana ihtiyacım var. Böyle bir yargı yapmak zor. Kendi CD’lerimi dinlediğimde şimdikiler ve 30 yıl öncekiler arasında çok farklılık var. Şimdi çok daha geniş, dolu ve renkli. 20 yaşımdayken tek renk çalıyordum ama şimdi daha farklı renkler bir arada.

 “Piyano sesimin bedenimin ve kalbimin bir uzantısı” diyorsunuz. Biraz açıklar mısınız bunu?

Bu benim kitabımdan bir cümle. 2 yıl önce bir kitap yazdım. Piyanist bence besteci ve dinleyici arasındaki bir aracı. Mesela Beethoven çaldığım zaman müzik ile dinleyici arasında bir köprü gibi oluyorum. Enstrüman bir sonraki araç. Şarkıcı bedeni ile söyler. Ama ben yapamam. Enstrüman olmadan bir şey yapamam. O yüzden benim bir uzantım gibi.

Evde bir piyanonuz yok. Nedir bunun sebebi?

Evde piyanom olduğu zaman sürekli onunla ilgileniyorum ve konsantre bir çalışma yapamıyorum. O yüzden 19 yıl önce piyanomu satmaya karar verdim. Piyanosuz yaşamak istedim. Çok fazla çalışıyorum zaten. Mesela bugün bir üniversitede 5 saat çalıştım. Paris’teyken de çok fazla yerde gidip zaten pratik yapıyorum. Mesela benim caddemde Paris Operası var, The Opéra Bastille. Çok fazla kanalım var zaten çalmak için. Mesela doktor işini kendi evinde de yapabilir. Ya da başka yerde de yapabilir. Çünkü işi ile arasına bir duvar koymak isteyebilir. İş için ve özel hayat için ayrı telefonlar kullanmak gibi. Ben evdeyken pratiği kafamda yapıyorum, piyano önünde değil. Dışarda pratik yaparak hem tutkumu da koruyorum. Her zaman piyano bulup pratik yapmak için tutkulu hissediyorum. Evde olsa sürekli böyle hissedemem. Çoğu piyaniste bunu öneriyorum.

Klasik müziğin elit kesime yönelik olduğuna dair görüşler var. Siz nasıl görüyorsunuz klasik müziği?

Sanat herkes içindir. Tek önemli şey sanat ve insanlar arasındaki bağlantı. Klasik müzik hakkında hiçbir şey bilmeyen bir gencin de klasik müziğe ulaşacak olanaklara sahip olması lazım. Dinledikten sonra beğenir ya da beğenmez önemli değil. Bence önemli olan çok fazla insan için çalmak. İnsanların sevip sevmemesi benim problemim değil. Türkiye’de nasıl bilmiyorum ama Fransa hakkında konuşabilirim. Televizyonda neredeyse hiç klasik müzik yok. Bu normal değil. Eğer bir radyoda Chopin’in aynı valsini sürekli çalarsanız, günde 20 kere mesela, herkes bunu yeniden dinlemek ister. Bu biraz denge meselesi.

Haneke’nin Amour filminde müziğiniz kullanıldı ve siz de oynadınız. Bu bağlantı nasıl kuruldu biraz anlatır mısınız?

2 piyanist gerekiyordu. Aktör olmak zordur. Asistanı beni aradı. Ben de o sırada Fransa’da bir adada tatildeydim. Hemen evet dedim ertesi gün geldim. Oyuncu bir arkadaşıma sordum hemen. “Haneke ile görüşeceğim yarın bana yardım et” dedim. Metni nasıl ezberlerim, nasıl oynarım diye evine gittim. Bana 2 saat boyunca yardım etti. Ertesi gün gittiğimde ilk seferde Haneke ile görüşmedik. Asistanıyla görüştük. Sonrasında Haneke bana sen olacaksın dedi. Ve böylece oldu. 3 ay sonra filmde oynadım hem de Isabelle Huppert gibi isimleri önünde. Çok şaşırmıştım kendi işim ve oyuncuların işinin arasındaki o büyük farkı görünce. Mesela yarın konserim saat 8’de. Ben ona göre hazırlanıyorum. Pratik yapacağım, dinleneceğim. Ve zamanında sahnede hazır olacağım iyi enerji ile. Ama filmlerde kıyafet odanızda hazır halde oluyorsunuz sabahtan. 1 saat 2 saat 3 saat mesela bekliyorsunuz. Ve aniden biri gelip senin sıran diyor. Gidip hemen hazır halde yapman gerekiyor. Sahnede mesela az kişi oynuyor ama etrafımızda 200 kişi var. Rahat olmak zor. Ama Haneke çok iyi. Her zaman “Çok iyisin” gibi sözler söylerdi. Ben hep hakkımda bir şey söylesin uyarsın isterdim ama yapmazdı. 40 kere aynı sahneye çektik zaten. Her seferinde kendimi değiştirdim. En doğalı bulmayı denedim. Bana yanlış yaptığım şeyleri söylesin istiyordum ama bir şey söylemiyordu. Çok özgür olmadığımı hissettim. 3 gün boyunca turist gibi bu işe devam ettim. Ardından film Oscar, Altın Palmiye gibi ödüller aldı. Çok mutlu olmuştum. Ana oyuncu değildim ama hayatımdaki tek oyunculuk deneyimiydi. Hayatımın küçük bir parçasıydı.

Türkiye’den takip ettiğiniz müzisyen var mı?

Evet, Fazıl Say’ı severim. Olağanüstü bir müzisyen. Ayrıca ben gençken çok fazla İdil Biret dinlerdim. O harika biri. Sanırım hala çalıyor. Onunla bir gün tanışmayı çok isterim. Türkiye’de çok fazla başarılı klasik müzik sanatçısı var.