“Özgürlükler(!)” paçalarımızdan akarken yükselen duvarlar...
MERYEM KORAY MERYEM KORAY

Her hafta yazıya otururken, doğaldır ki o hafta olanları düşünüyor, üzerine yazılanları okuyorum. Yaşadıklarımızın her birinin, yalnız köşe yazıları değil, üzerine romanlar yazılacak nitelikte olduğuna kuşku yok; ancak, bu romanın “akıl tutulmasına” dair bir roman olacağını düşünmemek mümkün değil.

Değil; çünkü bugün Türkiye’de yaşananlar ve konuşulanları, haklar, özgürlükler, demokratik ilkeler, kurumlar gibi Batı ülkelerinde “normal” denilebilecek bir çerçeveye oturtmak bir yana, biraz aklıselim sahibi olmakla bile açıklamak kolay değil!

Şu hafta olanlara bir bakın... Ya, bu ülke insanına “ebleh” değilse de “bebe” muamelesi yapıldığını düşüneceğiz; ya da farkında olmadan tımarhane veya hapishaneye tıkıldığımızı... Düştüğümüz bu akıl dışı çukur ancak böyle açıklanabilir.

Çukuru görenler, konuşanlar yok değil ama bugünkü Devlet-i Aliye’nin çizdiği ve her gün farklı renklerle boyadığı resmi konuşmaya öyle mahkum edildik ki, resmin ötesine geçemediğimiz gibi, konuşulanlar ve yazılanlarla akıl tutulmasına hizmet etmekten başka bir şey yapılamıyor.

O nedenle bilmiyorum; belki de konuşmak değil “susmak”, bu akıl dışı hali “sessizlikle” protesto etmeyi denemek gerekmekte!!!

-Resim 1: TBMM Başkanı İsmail Kahraman, Che Guevara için, “Arjantin’de faaliyette bulunan bir eşkıya benim liseli gencimin yakasında, göğsünde olamaz, olmamalı.” demiş!... Hadii, dört koldan cevap yetiştirilmekte..

Oysa, “Adam” bebe değil; Che’nin ne olduğunu bilmeyecek kadar cahil değil. Dolayısıyla, ya dünyaya ve de Türkiye’deki bazı çevrelere meydan okumak istenmekte -ki, bu cenahın meydan okuma sevgisini nicedir biliyoruz; ya ifade özgürlüğünü kendilerine tanıdıklarından, bolca ve yerli yersiz bu özgürlüğün tadı çıkarılmakta; ya da, laiklik ile ilgili aforizması gibi, bu ülkenin nereye gideceği, bizi daha neler beklediğine ilişkin ipuçları verilmekte! Hangisi olursa olsun, hepsi, içine sokulduğumuz hapishane ya da tımarhanenin işaretlerinden başka ne ki!

-Resim 2: Beştepe Külliye Camiinde, 1000 dolayında insanın katıldığı bir zikir seansı!... EEH, büyük haber. Yine, Cumhuriyet’e meydan okumadan laikliğe, başka cemaatler mi devreye giriyor sorusundan zikrin zikir olmaktan çıkıp gösteriye dönüşmesine kadar çok şey konuşulacak... Ben bir şey demeyeceğim; sözü, eski İstanbul Müftüsü Mustafa Çağrıcı’ya bırakıyorum:

“Özünde tasavvuf bir zühd ve takva çabası, edep ve terbiye yoludur. İslâmî-tasavvufî literatürde kesrü’ş-şehveteyn (nefis, mal ve makam tutkularını dizginleme), tezkiyetü’n-nefs (ruh arınması) gibi kavramlarla ifade edilen bu benlik terbiyesi, tasavvuf ve ahlâk kültürümüzde “cihad-ı ekber” (en büyük savaş) denilecek kadar önemli görülmüştür” (Karar, 31 Ağustos 2016).

Kendi nefislerini değil bizi “terbiye etme” derdinde oldukları açık da, düşüncelerimizi, inançlarımızı, özgürlüklerimizi kısıtlayan hapishanenin duvarlarının daha da kalınlaştığını gören kaç kişi!

-Resim 3: İşte, mutlu ve kutlu bir özgürlük haberi daha! Polislere başörtüsü serbestisi getirildi!

Yıllardır özgürlük denilince “başörtüsü özgürlüğünü” anlayanlar pek sevindiler tabii! Ama, laikliği, devlet ve polisin tarafsızlığını, kadınların konumunu dert edenler bir yana, kamuda başörtüsü serbestisini savunanların bir kısmı bile şimdi yükselen duvarları konuşmaya başladılar. Başladılar da, bugünlere biraz da sizin yüzünüzden geldik dememek mümkün mü?

Mine Söğüt’ün yazdığı gibi, “Tabulaşmış feodal ve muhafazakâr değerleri hiçe sayarak kadınlara büyük özgürlük alanları açan Cumhuriyet rejimi dini inançlara saygısızlık yaftasıyla kendi aydınları tarafından bile hırpalanan” (Cumhuriyet, 31 Ağustos 2016) Türkiye’de hapishane ya da tımarhanemizin, temelleri eskiye gitse de, ilk duvarlarının başörtüsüne özgürlük mücadeleleri içinde çıkıldığını nasıl unutabiliriz!

Resim 4: İnsan Hakları Derneği’nin hazırladığı Rapora göre, son bir yıl içinde asker, polis, korucu, örgüt militanı ve sivil olmak üzere 1552 kişi ölmüş; 75’i çocuk olmak üzere 320’si sivil.

Adına , ister terör, ister savaş, ister silahlı mücadele diyelim; bunun yüzünden askerden sivile yüzlerce insanımızı ölüme yolluyoruz ama “barış demek”, barış istemek, devletten bunu beklemek suç oluyor!

Özgür Gündem kapatıldı; birçok yazar-gazeteci hapiste; Aslı Erdoğan’dan sonra Necmiye Alpay da gözaltına alındı; Barış isteyen akademisyenlerin başına, işinden olmaktan tutuklanmaya kadar gelmedik kalmadı. Ve, bunu konuşmayı teröre destek sayan bir aklın ya da akılsızlığın tutsağı olmuş durumdayız!

-Resim 5: Üstelik, bu akıl tutulması veya bu oyuna dur diyecekler bizim gibi konuşmaktan öte bir şey yapmayıp, bir de birlik-beraberlik teraneleri söylemeye başladılar ki, evlere şenlik!... Tabii, hiç bir şey yapmıyor değiller: Mesela, CHP Külliye ‘deki Adli Yılın açılış törenine gitmemiş, büyük protesto! Yıllar sonra TRT Kılıçdaroğlu’nu, CHP mitinglerini izliyor, büyük kazanım! İzmir’deki Konak meydanı “şehitler meydanı” olmaktan kurtulmuş; büyük başarı!

Sonuçta; şu veya bu nedenle tutuklanan aydınlık insanlarımıza mı, yoksa giderek görünmeyen duvarları ile daha tehlikeli bir hapishane veya tımarhaneye kapatılıyor oluşumuza mı daha fazla yanayım! Bilemiyorum.