Özneyi koşullarla birlikte düşünmek: AKP iktidarının praksisi
15.07.2018 10:07 BİRGÜN PAZAR
Bireyler, Erdoğan’ın destekçisi olmak yoluyla erişebildikleri bir muktedirlik hissinin keyfini çıkartırlar. Bu kitlelerin kendilerine söz verilen güvenceli ve yüksek refah düzeyindeki yaşama ulaşamamaktan duydukları hınç ki seçim gecesi havaya sıkılan kurşunlarda kendisini gösterir, Erdoğan’ın popülist söyleminin hem nedeni hem de sonucudur

Doğancan Özsel - Akademisyen, Siyaset Bilimi

24 Haziran sonuçları gösterdi ki Erdoğan’ın şahsında cisimleşen devlet aygıtına ve iktidar ilişkilerinin mevcut biçimine dair genel bir memnuniyetsizlikten bahsetmek mümkün değil. Hem kentlerde hem de kırda Erdoğan güçlü bir biçimde desteklenmeye devam ediyor. Dolayısıyla Türkiye’de siyasal sistemin bir kitle tabanına dayanmaya devam ettiğini teslim etmek durumundayız. Bu tabanda ne derece bir fikri birlik olduğu ise soru işareti.

AKP seçmenlerinin büyük bölümünün İslamcı olduğuna dair ön kabul, Karamollaoğlu liderliğindeki İslamcı muhalefetin mütedeyyin tevazu, ahlak ve hakkaniyet temelinde yürüttüğü kampanyanın bu seçmenler üzerinde neredeyse hiçbir etkide bulunamamış olması göz önüne alındığında, çok da isabetli görünmüyor. 2002’de Milli Görüş gömleğini çıkarmasından bu yana Erdoğan’ın temsil ettiği dinamik içerisinde İslami temaların kullanımı azalmış değil. Ancak bu temalar artık iktidar ilişkilerini pek az sınırlıyor ve rant dağıtımına somut bir müdahale iddiası taşımıyor. Önemsizleştiklerini söylemek doğru olmasa da, Erdoğan’ın iktidar pratiği bakımından İslamcı argümanlar bir siyaset üretmekten çok sınıfsal çatışma hatlarını enlemesine kesen kolektif hissiyatı ihtiyaç duyulduğunda anlık olarak üretebilmeleri bakımından işlevseller. AKP’ye oy veren kitleler açısından ise aynı argümanlar, alternatif bir siyasal vizyona nispetle mevcut iktidar sistematiğinin sorgulanmasına imkan veren söylem araçları olarak değil, Erdoğan iktidarı çevresinde ortak bir kimlik altında konsolide olunmasına aracılık eden söylemlerin ve sloganların bir bölümü olarak anlamlılar. İslami kavram ve ilkelere bunun ötesinde bir rol verilmesi parti tarafından maksatlı bir kötüye kullanım olarak görülüyor ve kitleler tarafından da yadırganıyor.

Peki ama bu iktidar yapısını nasıl anlamlandırmalıyız? Siyaset Bilimi’nin yerleşik kavram seti bize hâkim parti sisteminin iyice yerleştiği tipik bir rekabetçi otoriteryen rejim ile karşı karşıya olduğumuzu söylüyor. Buna göre Türkiye’de partiler arasında özgür ve eşit bir rekabet ortamı olmamakla birlikte, iktidar halen daha düzenli seçimlere dayanıyor. Ancak AKP, yapısal bazı avantajları da kullanarak her seçimden galip çıkmayı, ya da en azından tümüyle mağlup çıkmamayı büyük oranda garantilemiş durumda. İktidarın kendisine sağladığı imkânlar da liberal bir rejimde karşılaşmayı bekleyeceğimizden çok daha geniş ve AKP bu imkânları yurttaşların haklarına sıklıkla müdahale etmek için kullanmaktan imtina etmiyor. Sonuçta karşımıza belirli aralıklarla seçimlerin yapıldığı ancak yürütmenin el değiştirmediği, otoriteryen bir rejim çıkıyor.

Bu tespitler, sivil ve siyasal toplum ayrımından hareketle tanımlanan dar anlamıyla siyasal sistemi kendisine araştırma nesnesi olarak belirleyen ve bu nesneye ilişkin açıkça gösterilebilir olgusal gerçeklikler arasındaki düzenlilikleri ortaya koymakla kendisini sınırlayan positivist bir metodolojik çerçevenin ürünü. Bu yöntemsel pencereden ortaya konulan bilgiler olgusal gerçeklikle uyum içerisinde olmakla birlikte, betimleyici olmanın ötesine pek fazla geçemiyor, olsa olsa mevcut iktidar yapısının sürdürülebilirliğine dair istatistiksel bir şüpheyi dile getiriyor veya ahlaki bir itiraza temel oluşturuyorlar. Bu yapının oluşumunda etkin olan ögeler, onun dayanakları, çelişkileri ve içerdiği dönüşüm dinamikleri hakkında üretilebilen bilgiler ise son derece sınırlı. Bu klasik siyaset bilimi yaklaşımı, AKP iktidarı döneminde kurulan siyasi iktidarı biçimsel olarak betimlemekte ve bir taksonomi içerisine oturtmakta çok başarılı olsa da, var olanın dönüştürülmesi için gerekli düşünsel araçları sağlama ve dönüşüm momentlerinin stratejik bilgisini üretme konusunda nispeten kısır kalıyor. Böyle olunca da salt bu yaklaşımdan hareketle üretilmiş bilgilere dayanan siyasal analizler bugün gelinen noktayı Erdoğan’ın kişiliği ve stratejik tercihleri ile onun karşısındaki adayların nitelikleri ve kabiliyetleri üzerinden açıklamaya çalışıyor. Politik özneliğe güçlü vurgu yapan lider odaklı analizler, dönüşüm imkânını da ancak Erdoğan’ın kişisel tercihlerindeki olası değişimlerde, Erdoğan’ı şahsi olarak galebe çalacak bir yeni liderin ortaya çıkışında veya mevcut siyasal sistemin iç dinamiğinden kaynaklanmayan gelişmelerde (örneğin olası bir ekonomik krizde) bulabiliyorlar.
Politik öznelerin iktidar ilişkilerinin yeniden kurulumundaki önemini göz ardı edemeyiz. Ancak esas ihtiyacımız bizi kişi odaklı analizlere mahkûm eden betimleyici bilgiden ziyade, sistemin iç işleyişine ve yüzeyin altındaki dinamiklere dair bilgi üreterek mevcut otoriterleşme eğilimi ile stratejik biçimde mücadele etmemizi sağlayacak metodolojik yaklaşımlar ve kavram setleridir. Bu bakımdan da sol literatüre geri dönerek oradaki zengin kavram dağarcığını ve kuramsal tartışmaları yeniden hatırlatmanın ve bu birikim aracılığı ile mevcut iktidar ağlarının bütünsel ve çok katmanlı analizini yapmaya çalışmanın önemli olduğunu düşünüyorum.

ozneyi-kosullarla-birlikte-dusunmek-487115-1.

Erdoğan elbette 2010’ların Türkiye’sini anlarken ve anlatırken kendisine özel bir yer ayrılması gereken son derece önemli bir figür. İktidar ilişkilerinin ve ekonomik ağların mevcut biçimi almasında onun şahsi kararlarının ve siyasi manevralarının önemli bir payı olduğu kesin. Günümüz Türkiye’sini Erdoğan’ın kişiliği üzerinden okumanın çekici ve makul bir yaklaşım olmasının da arkasında bu yatıyor. Öte yandan Erdoğan’ın konuşmalarında kullandığı imge ve söylemlerin kitlelerde bir karşılık bulmasını mümkün kılan, hatta ilk anda bunların düşünülebilmesini sağlayan bir sosyoekonomik bağlam, yüzeyin altında işleyen dinamikler var. Toplumsal gelişme hatlarını belirleyen bu bağlam ve dinamiklere dair bilgi üretmek, siyasal analizlerde de bunları daima göz önünde bulundurmak gerekiyor. Aksi halde yapılan Erdoğan merkezli değerlendirmeler, siyasal aklı tümüyle liderin fikirlerine, eylemlerine ve reflekslerine sıkıştıran nispeten yüzeysel kavrayışlar üzerine oturuyor. Örneğin devlet, merkezi iktidar ilişkilerinin derinlikli bir analizi yoluyla kavranmak yerine Erdoğan’ın bir çeşit genişlemiş-kişiliği olarak görülüyor. Son on yıllık dönemde hem AKP ile devlet arasındaki ayrım çizgisi gitgide belirsizleşirken hem de parti tümüyle Erdoğan’ın şahsi örgütüne dönüşürken bu tarz bir bakış belki de şaşırtıcı sayılmamalı. Fakat tüm devlet aygıtlarını adeta tekil bir iradenin cisimleşmiş hali olarak, kendi içlerinde homojen ve birbirleri ile uyumlu çalışan organlar biçiminde kavramak bu aygıtların çoğul ve çelişkili yapılarının ve içlerinde saklı potansiyel mücadele yollarının üzerini örtüyor. Hâlbuki devleti bir özne olarak değil de iktidar ilişkileri ağının temerküz ettiği bir alan olarak kavramsallaştırırsak, bu alanda Erdoğan iktidarıyla en yekvücut olduğu anda dahi sürmekte olan mikro müzakereler, siyasi iradenin idari pratiğe tercümesinde sınıfsal çıkarların karşı karşıya gelmesinden doğan çatışmalar ve yerel direniş pratikleri görünür olur. Kamusal iktidara dair genel bir strateji geliştirmek de, böyle bir kavramsallaştırmadan üretilecek bilgi sayesinde çok daha kolaylaşacaktır.

Benzeri bir hassasiyet, AKP’li seçmen kitlesini ve bu kitleyle iletişim kurmak üzere geliştirilen popülist dili anlamaya çalışırken de göstermek, bu insanların homojen bir kütle olduğu yanılgısına düşmemek gerekir. Bu seçmenlerin çoğulluğunun altını çizmek hem AKP bloğu içerisindeki farklılıkları ve çelişkileri tespit etmek bakımından hem de bu derece geniş bir seçmen bloğunun bir araya gelmesine imkân veren dinamikleri belirlemek açısından son derece önemlidir. Bugün güneydoğu kırsalındaki bir Kürt köylüsü, Akdeniz bölgesinde bir alışveriş merkezinde çalışan asgari ücretli, orta Anadolu’nun bir kasabasındaki mütedeyyin bir esnaf ve son on yılda önemli bir sermaye biriktirmiş Karadenizli bir müteahhit ortak bir siyasi tercihte birleşebilmektedir. Bu birlikteliğin yüzeyde görünen sebebi güçlü bir liderin cazibesi olsa da, sorulması gereken esas soru birbirlerinden bu kadar farklı toplumsal kesimlerin bir karizmatik lider ihtiyacında nasıl olup da birleşebildikleridir.

Elbette AKP seçmenlerinin Erdoğan’a ve mevcut sisteme verdikleri destek tek bir nedene veya kaygıya dayanmaz. Ancak bana kalırsa bu nedenlerin pek çoğu, içerisinde yaşadığımız neoliberal sosyoekonomik sistem ve onun yarattığı beklentiler ve kaygılar ile yakından ilintilidir. Biliyoruz ki Özal döneminden bu yana deneyimlediğimiz neoliberalizmin kâr odaklı pragmatik ideolojisi, sınıf atlamayı ve zenginleşmeyi bir çeşit mutlak iyi olarak imler. Üstelik bu iyi, kendisi uğruna yapılan ve başarıya ulaşan neredeyse her eylemi meşrulaştırabilen neticeci bir ahlak anlayışının da merkezinde durur.

Bu düşünsel çerçeveden hareket eden büyük sermaye serbest piyasa rekabetinden azade ve risksiz kâr imkânları sunan istikrarlı bir otoriter devlete hiç de soğuk yaklaşmazken, küçük sermayedarlar da hâkim partinin yerele kadar inen siyasi iktidar ağları kanalıyla dağıtılan rantı kısa yoldan sermaye biriktirmenin ve sınıf atlamanın bir aracı olarak şevkle destekler. Öte yandan aynı iktidar ağlarının kılcal damarları partinin her bir seçmenine dokunur ve ekonomik birikimin görece çok küçük bir bölümü, yardım veya kayırmacılık yoluyla sosyal hakları törpülenen bu kesimlerle paylaşılır. Emek piyasasında norm haline gelen güvencesiz çalışma ortamı ve giderek aşınan geleneksel dayanışma ağları, söz konusu seçmenin bu yardımlara muhtaç kalmasını, bu dağıtım ağının merkezinde gördüğü lidere kişisel bir minnet duymasını ve mevcut sistemin sürekliliği ile kendi kısıtlı yaşam koşullarının devamı arasında bir bağ kurmasını sağlar. Ayrıca lider çevresinde kurulan otoriter ve popülist iktidar, neoliberal ekonominin akışkan zamanı ve mekanı içerisinde prekaryalaşan beyaz yakalılar ile hizmet sektörü emekçilerinin ve modern yaşamın nimetlerinden faydalanamadığını düşünen metropol periferindeki yoksulların önemli bir ihtiyacını daha karşılar. Yaşam pratiklerinin takip edilmesi neredeyse imkansız bir hızda dönüştüğü, ekonomik, siyasi ve ekolojik riskler nedeniyle önünü görmenin giderek zorlaştığı, kitlesel üretim ve tüketim örüntülerinin yaşamları silikleştirdiği neoliberal zamanların milyonlarca insanı, varoluşlarına anlam katacak somut ve istikrarlı bir kimliği liderle aralarında bir özdeşim kurarak tesis eder, bir büyük davanın parçası olmak yoluyla hayatlarını anlamlandırırlar. Giderek atomize olan gündelik hayat içerisinde pek az şeyi gerçekten dönüştürebilen bireyler, Erdoğan’ın destekçisi olmak yoluyla erişebildikleri bir muktedirlik hissinin keyfini çıkartırlar. Bu kitlelerin kendilerine söz verilen güvenceli ve yüksek refah düzeyindeki yaşama ulaşamamaktan duydukları hınç, ki seçim gecesi havaya sıkılan kurşunlarda kendisini gösterir, Erdoğan’ın popülist söyleminin hem nedeni hem de sonucudur.

Elbette bu fikirler nihai bir analiz sonucundan çok bir tartışmanın başlangıç noktaları olarak düşünülmelidir. Ancak her halükarda, bir karizmatik lider çevresinde örgütlenmiş “rekabetçi otoriter sistemimizin” yarattığı iktidar ağlarını ve bunların ortaya çıkma koşullarını sosyoekonomik dinamiklerden bağımsız düşünmemeliyiz. Bu dinamikleri göz önüne alarak ve solun kuramsal birikimi çerçevesinde yapılacak analizler, bu otoriterleşme ile mücadelenin olası yollarını belirleyebilmemiz açısından da son derece önemlidir. Oysa özellikle 24 Haziran gibi muhalefetin yüksek beklentilerini karşılamayan seçimlerden sonra muhalif entelektüeller, mesailerinin büyük bir bölümünü yine muhalefete, muhalefetin eleştirisine ayırıyorlar. İktidar bloğu ise, derinlemesine bir analizi ve anlama çabasını çok da hak etmeyen, olsa olsa nefret kusulacak veya topyekûn reddedilecek bir nesne olarak muamele görüyor. Hâlbuki muhalefetin eleştirisinden önce yapılması gereken iş, mevcut iktidarı ve onu ortaya koyan toplumsal ve ekonomik yapıyı çok farklı metodolojik perspektiflerden bakarak anlamaya çalışmak, onun hakkında bir bilgi havuzu oluşturmak için geniş çağlı tartışma platformları yaratmak olmalı. Bunun için de belki bir nebze olsun soğukkanlılığa ihtiyacımız var.