Pansiyon
MELTEM GÜRLE MELTEM GÜRLE
Şimdi İrlanda kürtaj yasasını oylamaya hazırlanıyor. Referandum yaklaşırken, Mary umutlu. “İrlanda çok değişti artık,” dedi geçenlerde, “Ayrıca hiçbir diktatörlük sonsuza kadar sürmez”

Dublinliler’deki öykülerde kadınlar ilk bakışta çok büyük bir yer tutmaz. Ama biraz daha dikkatli bakınca, James Joyce’un yüzyılın başında İrlanda’ya hâkim olan bunaltı ve çaresizliğin hikâyesini en iyi kadınlar üzerinden aktardığını hissederiz. Babası ve kardeşleriyle birlikte yaşadığı ev ile çalıştığı mağaza arasında sıkışmış genç bir kadının hayatını anlatan “Eveline,” güzel ruhu içinde yaşadığı kaba saba dünyaya sığmadığı için içkide teselli arayan Bayan Sinico ile tanıştığımız “Üzücü bir Olay” ve hatta varoluşun dayanılmaz ağırlığını hissettiren zarif hikâyesi ile kitabın altın öyküsü sayılması gereken “Ölüler” bunun örnekleri arasında sayılabilir.

Kitabın en iyi bilinen öykülerinden olmasa da, “Pansiyon” adlı hikâyede de durum pek farklı değildir. Bu öyküde, alkolik bir kasap olan kocasından ayrıldıktan sonra pansiyon işletmeye karar veren Bayan Mooney ve kızı Polly’nin hikâyesi anlatılır. Polly pansiyonda kalan bekâr erkeklerden birine aşık olup onunla bir ilişkiye girdiğinde, annesi duruma el koyar ve kızı bir an evvel evlendirip bu utancı ortadan kaldırmaya karar verir. Açık olarak söylenmez ama Polly’nin hamile kalmış olabileceğini hissederiz. Bayan Mooney pratik bir kadındır, bu meseleyi hızla ve nihai bir şekilde çözmek ister. “Bir satır için et ne ise, ahlâki meseleler de onun için öyleydi,” der Joyce. Hem Polly’nin hem de pansiyoner adamın çaresizliği ve sıkışmışlığı öyküye damgasını vurur. Daha da fenası, Bayan Mooney gibi kadınların bu tutucu toplumun yargıcı ve celladı haline gelmiş olmasıdır.

Bu öykünün aklıma gelmesi boşuna değil. Bir senelik bir bursla Dublin’deyim. Şehirde dolaşırken her adımda Joyce’un izlerini gördüğüm için, zaten içim dışım onunla dolu. Üstelik bir de pansiyon hikâyem var. Meğer Dublin sadece Joyce’u ile değil, ev bulunamaması ile de meşhurmuş. Ben de uzun aramalardan sonra, kendimi şu yol ayrımında buldum: Ya öğrenci yurduna kapağı atacaktım ya da bir evde pansiyoner olacaktım. Her gece parti yapan çocukların arasına karışmak ile yaşlıca bir hanımın evinde oda tutmak arasında seçim yapmam gerekiyordu yani. Karar vermek hiç zor olmadı.

Pansiyoner olarak yeni hayatıma başladığımda, her edebiyat düşkününün hayalini kurduğu türden bir durumun içinde olduğumu fark ettim. Büyük eski bir evde şöminenin önünde kitabımı açmış oturuyordum ve sonunda galiba okuduğum romanların kahramanı haline gelmiştim. Ev yüzyılın başından kalmaydı. Sanırım ev sahibim Mary de öyleydi. Kısacık kesilmiş beyaz saçları ve çadır bezinden yapılmışa benzeyen etekliğini iyice zorlayan tombul bedeniyle sevimli bir anneanneye benziyordu. Her fırsatta çikolata şeker falan dağıttığı komşu çocuklar tarafından da öyle kabul görüyordu zaten. Fakat bu kadının gözlerindeki zeki ışıltılarda ve arada bir hiç acımadan patlattığı esprilerde merak uyandıran bir şeyler vardı.

Mary ile birkaç günde dostluğu ilerlettik. Pabuçsuz ayaklarıyla inip çıktığı merdivenleri inleterek ve entarisini yeldir yepelek savurarak evin içinde dolaşırken (İrlandalılar pek üşümüyor), kazaklar ve şallar içinde sarınarak oturduğum (ben çok üşüyorum) köşeye sıkça uğramaya başladı. Bu ziyaretler sırasında hikâyesini de öğrenmiş oldum. Mary, 70’li yılların başında evlenmeden bir çocuk sahibi olmuştu. O yıllarda, dindar ve tutucu bir toplum olan İrlanda’da evlilik dışı bir ilişki kurmak toplumdan tamamen dışlanmak anlamına geliyordu. Aileniz sizi reddediyor, doğurduğunuz çocuk kilise vasıtasıyla İngiltere’de bir ailenin yanına evlatlık veriliyordu. Ya evlenerek bu utancı temizleyecektiniz, ya da çocuğunuzdan vazgeçip sonsuza kadar pişmanlık ve acı içinde yaşayacaktınız.

Mary ve onun durumundaki bir avuç kadın ise, her iki olasılığı da reddedip bir komün kurmuşlardı. Daha sonra “One Parent” adını alacak bu organizasyon, tek başına annelik yapmak isteyen yalnız kadınlara kucak açmış ve 80’li yıllarda birçok kadınla çocuğun hayatını kurtarmıştı. İlk bakışta tonton bir anneanne zannettiğim bu kadın, namlı bir feminist, eski bir aktivist ve sıkı bir sosyalistti. Bir kahramanla aynı evde kalıyordum ve bunun farkında bile değildim. Bunu Mary’ye söyleyince, önce uzun uzun güldü. “Sadece yapılması gerekeni yaptık,” dedi, “Katolik diktatörlüğe son verdik.”

Geçen gün Mary’yi ziyarete 95 yaşındaki bir arkadaşı geldi. Noula “One Parent” adlı derneğin finansal işlerine bakıyormuş bir zamanlar. İlerlemiş yaşına rağmen pamuk saçlarıyla bebek gibi güzel kadındı. “Çocuklarını veremezlerdi,” dedi, “Sen de öyle düşünmüyor musun, love?” (Bu sonuncusunu İrlanda aksanıyla “luv” diye söyledi.) Eski ve varlıklı bir aileden gelen Noula, çoğu işçi çocukları olan bu genç kadınların hepsine kucak açmış zamanında. Dernek için para bulma işini de o üstlenmiş. İş adamlarına ve hatta devlet erkanına bile gitmiş. Hâlâ o kadar hoş ve zarif ki, kimsenin ona hayır diyebildiğini sanmıyorum. “Noula sayesinde hayatta kaldık,” dedi Mary, “Ve bizden sonra gelenlere yardım edebildik.” Bunun üzerine oturup hep birlikte kadeh kaldırdık. Noula’nın sağlık nedeniyle içmemesi gerekiyordu. Ama “Boşver doktorları!” dedi omzunu silkerek, “Ne bilirler ki onlar!”

Şimdi İrlanda kürtaj yasasını oylamaya hazırlanıyor. Referandum yaklaşırken, Mary umutlu. “İrlanda çok değişti artık,” dedi geçenlerde, “Ayrıca hiçbir diktatörlük sonsuza kadar sürmez.”

Benim “Pansiyon” Dublinliler’dekine benzemiyor anlayacağınız. Ne var ki, Dublin hâlâ anlatılmaya değer hikâyelerle dolu. Zamanımız olursa anlatmaya devam edeceğim.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız