PARA-PSİKOLOJİ
HAYRİ KOZANOĞLU HAYRİ KOZANOĞLU
Araştırmalar, kendine saygısı servetindeki sıfırlara endeksli kişilerin uğradığı zararlardan daha da olumsuz etkilendiklerini ortaya....

Araştırmalar, kendine saygısı servetindeki sıfırlara endeksli kişilerin uğradığı zararlardan daha da olumsuz etkilendiklerini ortaya koyuyor. Güce ve paraya fazla güvenen kimlikler, kayıplar karşısında daha kırılgan hale geliyormuş....

Bernie Madoff’un, aralarında Steven Spielberg’in de bulunduğu zengin yatırımcıların 50 milyar dolarını batırıp, arkasından, “hepsi bir yalandı!” itirafında bulunmasıyla patlak veren skandalların arkası kesilmiyor. Şimdi de Teksaslı, George Bush’un hemşerisi Allen Stanford’un 8 milyar doları bulan sahtekârlığı ortaya çıktı. Bu kez, çoğu orta sınıf mensubu, sayıları 50 bini aşan yatırımzede topluluğu söz konusu.
Örneğin, 36 yaşındaki iş İngilizcesi öğretmeni Sarah Lima’nın 2004’te başlayan, Orlando’da bir yazlık ev sahibi olma hülyası, cebinden 62 bin dolar eksildikten sonra, hüsranla sonuçlanmış. Stanford ise bu sıralarda, milletten kaşıkla topladığını kepçeyle saçmakla meşgulmüş. Bir fikir vermesi için, haftalık 100 bin dolara yat kiralamakta, Florida’da aylığı 25 bin dolarlık bir evde oturmakta ve elinin altında tam altı adet özel jet bulundurmakta beis görmüyormuş.
Borsalar dip yapar, gayrimenkul fiyatları inişe geçer, yukarıdaki benzeri sahtekârlıklar yaygınlaşırken, psikologlar da haliyle servetlerini kaybedenlerin ruh halleri üzerine yoğunlaşmışlar. Geçtiğimiz hafta BirGün’de, Erhan Kaplan’ın en zengin 100 Türk’ü servetlerinin yüzde 30’unu millete iade etmeye davet eden yazısından muhtemelen haberdarsınız. Aslında Kaplan’ın çağrısına uyacakların yaşayacağı vicdani rahatlamanın, aşağıda değineceğimiz psikolojik sorunların atlatılmasına da belki yardımı dokunur. Zaten dünya ekonomisi bir kaos içinde bulunduğuna ve de servetler durmadan irtifa kaybettiğine göre, bir defada servetlerden “özgürleşmek” her gün ölmekten evla olabilir!

YÜKSEK PROFİLLİ 6 İNTİHAR
Wall Street Journal’ın araştırmasına göre, ekonomik kriz patlak verdi vereli altı tane yüksek profilli intihar vakası kaydedilmiş. Bunlardan bir tanesi, Volkswagen şirketi hisselerinde spekülasyon yaptıktan sonra, kaybettiği yüzlerce milyon avronun acısı içine çöküp de kendini tren altına atan, Almanya’nın beşinci zengini Adolf Merckle. Fransız para yöneticisi Thiery Magon’a gelince, müşterileri Madoff skandalında 1.4 milyon dolar yitirince yaşamına son vermiş. İrlandalı gayrimenkul kralı Patrick Rocca’nın intiharına ise, daha küçük bir meblağ, Anglo Irish bankta kaybettiği 26 milyon dolar neden olmuş.
Dokuzuncu eşi Mr. Anhalt’ın yaptığı açıklamaya göre, 92 yaşındaki sinema sanatçısı Zsa Zsa Gabor da Madoff skandalında 10 milyon dolarlık kayba uğramış. Bel Air’deki villasını, hatta mücevherlerini satma riskiyle karşılaşan Gabor, tedavi altına alınmış. Bilindiği gibi, Macar asıllı yıldızın sabık kocalarından biri de Murat Belge’nin babası Burhan Belge’ydi.
The Journal of Neuroscience’ın Mayıs 2008 sayısındaki bir araştırmaya göre, kumar gibi aktivitelerde para kaybedilmesi, korku ve acı hissini harekete geçiriyormuş. Ama finansal kayıplara ilişkin arızalar daha az biliniyor. Herhalde son yıllarda borsalardaki pembe hayaller, ruh bilimi uzmanlarının konuya teğet geçmesine neden olmuş.
Psikanalist Jon Stokes, üst düzey banka ve şirket yöneticileri üzerinde yoğunlaşmış. Stokes’a göre, işi intihara kadar vardıran kişiler kendilerini en şiddetle suçlayan kişiliklermiş. İçlerinden bir ses, “sen bir işe yaramazsın” diyerek, onları sürekli taciz edermiş. İntihar, bu düşüncelerden kurtulmak için bir çıkış gibi görülürmüş. Dış etkilerle başa çıkabilen, özellikle stresi yönetebilen kişiler, para kaybı karşısında da daha direngen davranabilir, kişiliklerini karşılaştıkları durumdan koruyabilirmiş. Aile, arkadaşlar ve ilişki ağlarındaki insanların desteği de ayakta kalabilmek için önemliymiş. Dayanıklı kişiler de kedere gömülse de; şok, inkâr ve öfkeye sürüklense de velakin önceki durumlarına dönmeyi başarırmış.
Araştırmalar, kendine saygısı servetindeki sıfırlara endeksli kişilerin uğradıkları zararlardan daha da olumsuz etkilendiklerini ortaya koyuyor. Güce ve paraya fazla güvenen kimlikler, kayıplar karşısında daha kırılgan hale geliyormuş. Yaşamdan zevk alan, sorunlara mizah hissiyle yaklaşabilenler ise, zorluklardan daha kolay sıyrılabiliyormuş.

EN ETKİLİ İLAÇ TEVAZU
Doktor Richard Wolman’a göre ise, en tehlikeli durum inkâr. Sorunların üstesinden gelmek için durumu kabullenmek ve tevazu göstermek de en etkili ilaç. Wolman, bazen servet kayıplarından teselli nedenleri bulmanın da mümkün olduğunu düşünüyor. Böylelikle, ‘monoton bir hayattan kaçış yolu bulabilir, başka bir kariyere atlayabilir, evinizi değiştirebilir, partnerinizden kurtulabilirsiniz’ yorumunu getiriyor. İtiraf edeyim ki partner derken iş ortağının mı, yoksa özel hayatın paylaşıldığı kişinin mi kastedildiğini ben çıkaramadım. Yorum sizin! Psikiyatristimiz, sonunda ekliyor: ‘Nihayetinde sosyal hayvanlarız. İnsana şifa verecek yine kendisidir.’. Züğürt BirGün okuyucularını, zenginlerin para ve servet kayıplarıyla meşgul ettiysek affola…

***
Galip sayılır bu yolda mağlup
İşsizlik sorununa çare bulmakta reçete arayışına giren Tayyip Erdoğan’a çözüm önerimiz çok kısa ve net: bu krizin, çözüm anahtarı yoksul kitlelerde. Cansuyunu işverenlere değil, en alt gelir katmanlarına vereceksin, onların canhıraş harcama eğilimleri kademe kademe yukarı doğru fışkıracak....

Neoliberal iktisadın temel dayanaklarından biri de, “arz yönlü ekonomi”ydi. Devlet özel sektörü teşvik edecek, onlar da yatırım yapacak, istihdam yaratacaktı; kârlardan doğru düzgün vergi alınmayacak, böylelikle sermayenin yatırım şevki kırılmayacaktı. Dolayısıyla zenginde pişecek, fakire de düşecekti. Bu zihniyet “sızıntı ekonomisi” olarak da adlandırılıyordu; devlet girişimciye kovayla dökecek, altta kalanlara akmasa da sızacaktı. İşte 2007 Sonbaharı’nda patlayan krizle birlikte bu yolun sonuna gelinmiş bulunuyor. Çünkü kapitalist küreselleşme tek tek ülkelerde o denli bozuk bir gelir dağılımı yarattı ki, yoksulluğunu kredi kartı borçlarıyla, tüketici kredileriyle, düşük faiz ortamının da etkisiyle konut kredileriyle maskeleyebilen geniş kitlelerin artık talep yaratacak, tüketim düzeylerini sürdürecek mecali kalmadı. Dünya düzeninde de, gelir hiyerarşisinin en altında kalan yoksul ülkeler için aynı kural geçerli.

TEK ÇARE YOKSULLARDA
İşsizlik sorununa çare bulmakta reçete arayışına giren Tayyip Erdoğan’a çözüm önerimiz çok kısa ve net: bu krizin, çözüm anahtarı yoksul kitlelerde. Arz ekonomisini baş aşağı etmekte. Cansuyunu işverenlere değil, en alt gelir katmanlarına vereceksin, onların canhıraş harcama eğilimleri kademe kademe yukarı doğru fışkıracak. Çünkü yoksulların derdi, iki yakalarını bir araya getirmek, karınlarına bir lokma sıcak yemek girebilmesi, çocuklarının süt içebilmesi, yuvalarının ısınabilmesi olduğu için, ellerine geçen parayı alelacele harcar, trink talebe dönüştürürler. Zenginlerin bireysel tüketimleri krizden fazla etkilenmez. Orta sınıflar ise, işsiz kalmak, statü kaybetmek korkusuyla içlerine kapanırlar, daha az lokantaya gider, arabalarını yenileme planını erteler, gezmediğimiz yer kalmadı diye turizm harcamalarını rafa kaldırır, evde televizyon seyretmeyi özlemişiz diyerekten, PTT yani pijama-terlik-televizyon üçlemesine ricat ederler.
“Şu anda hangi faktör üretiminizi kısıtlamaktadır?” sorusuna, “Talep yetersizliği” yanıtını veren sanayi işyerlerinin oranı bu yıl yüzde 62.6’ya kadar yükselmiş bulunuyor. Dünya ticareti de hızla daraldığına göre, Türkiye’de ancak ihracatın bir dönem motoru olan otomotiv, tekstil ve hazırgiyim, demir-çelik sektörleri ürünlerine iç piyasada talep yaratacak, geniş kitlelerin alım gücünü ayakta tutacak bir program hem üretimi, hem de istihdamı ayakta tutabilir. Bunun için de kaynak ararken, üretim ve istihdama katkısı bulunmayan, özellikle 1994 krizinden beri kesintisiz finansal rant gelirleriyle büyük servetler yığan kesimlerden vergi almaktan çekinmemek gerekir.
TÜİK’in, İmalat Sanayi Üretimde Çalışanlar Endeksi’ne bir göz attığımızda, AKP dönemlerinde o çok övünülen hızlı büyüme yıllarında dahi istihdam yaratılamadığını gözlemliyoruz. 1997’yi baz alır 100 kabul edersek, en yüksek noktanın yakalandığı 2008’de 86.2 rakamına ulaşılabilmiş. Kamunun hali içler acısı, 1997 rakamının yarısının bile altında, endeks 47.1 noktasında. Özel sektör bunca teşvike, kamunun meydanı boş bırakmasına karşın, ancak 93.1’i bulabilmiş, diğer bir deyişle 12 yıl öncesi istihdamını bile tutturamamış. 100 endeksini belirgin bir biçimde aşan sektörler 103.6 ile ana metal sanayi, 115.4’le makine ve teçhizat ile, 180.8’e zirve yapmış, kamunun hiç bulunmadığı taşıt araçları. Bu sektörler ihracat ağırlıklı olduğu için, kamu yatırımlarının artırılması ve iç talebi canlandıracak önlemlerin birlikte uygulanması tek çare.
Diğer öneriler de hep aynı amaca yönelik olmalı. Örneğin, çalışma saatlerinin indirilmesi, aynı üretim düzeyinde daha çok işçiye istihdam sağlarken, ücretlerin azaltılmaması, talebi artırıcı sonuç yaratacak. Çarpan etkisiyle bazen 1 TL’lik harcama, nihayetinde 2 TL gelir yaratacak. Merter’den alınacak bir kazak, Nişantaşı kafelerinde bir kapuçino ısmarlanmasını getirecek.
İşsizlik sigortası fonunda toplanan para, 39.2 milyar TL. Bugüne kadar bu tutarın %5’inden daha azı, 1.92 milyar amaca uygun kullanılmış. Fonda biriken paralar, daha çok hazinenin borçlanmasını kolaylaştırıcı bir işlev görmüş. İşsizlik ödeneğinin şu andaki 532.8 TL maksimum düzeyinden 1.000 TL’ye yükseltilmesi, hem krizin sosyal etkilerini törpüler, hem de en alt kesimlerin harcama kapasitesini artırarak, en zaruri tüketim mallarından yukarı doğru bir harcama spirali yaratır. Asgari ücretin vergi dışı bırakılması da aynı nitelikte bir sonuç doğurur.
Kredi kartı borçlarının, faizlerin silinmesi dahil yeniden yapılandırılması, taze bir harcama momenti oluşturabilir, bunun bankacılık sistemine getireceği yükü paylaşmak için, kamu kesenin ağzını açabilir.

NEOLİBERAL EZBERLER BOZULUYOR
Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren’in üzerinde çalıştığı 1.000 liranın altında maaş alan emekliler ile kamudan sakat, yaşlı, malul maaşı alan 6 milyon 600 bin kişiye bir kerelik 500 liralık “harcama çeki” verilmesi uygulaması isabetli bir proje gibi görünüyor. Yalnız bu uygulamanın yardım değil, “yurttaşlık geliri” adı altında bir hak biçiminde ve diyelim aylık 300 TL düzeyinde yapılması, buradan kaynaklanan talebe süreklilik kazandıracaktır. Bu önerilerin hepsi veya bir kısmı bir paket biçiminde yürürlüğe sokulabilir. Böyle bir tasarım geçen yıl çok uçuk, aşırı sol bulunabilir, hemen “kaynağın nerede?” tuzak sorusuyla karşılaşabilirdi. Halbuki bu hafta açıklanan Obama’nın ilk bütçe taslağı 1.75 katrilyon dolar, diğer bir deyişle GSYİH’nın yüzde 12.3’ü bir açık öngörüyor. Özetle, neoliberal ezberler tüm dünya sathında bozulmaya devam ediyor.
Sayın Başbakan bu önerileri uygulayın, göreceksiniz sonuç yüz güldürücü olarak. İstenen sonuç elde edilemedi mi, o zaman da üzülmeyin, “galip sayılır bu yolda mağlup” sözünü hatırlayıp vicdanınızı rahat tutabilirsiniz.