Paramparça bir şey
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Ben gittim… Tuttuğum yas, ölüm gibi bir şeydi. Arkamdan koşmadım, bıraktım kendimi. Bazı şeyler artık o kadar önemsizdi ki, omzumun dinmeyen ağrısı, gevezelikler, yağan yağmur…

•••

İktidara ve devlete dair söylenecek sanki bir söz kalmamıştı. Yapıp ettikleri her şey ortadaydı. Acıya dair de her şey söylenmişti. Her söz, tekrar…
İktidar partisine oy vermeye devam edecek olanları gördüm, gittiğim dışarıda. Her şeye verecek bir yanıtları vardı, mantık, akıl, izan, bilgi, önemli değildi. Varsa yoksa çıkar, güç, iktidar…

Hitler’in kolektif bir suçluya dönüşen Alman halkı olması gibiydi, yaşadığımız. Kendisini millet sanan bir adam… Nitelik değil, nicelik önemliydi. Ahlaken lanetlemek, bir işe yaramıyordu. Yaşar Kemal’in romanlarını okuyan işkenceciler, işkence yapmayı bırakmadılar. Bazı faşist politikacılar, kürsüden Nâzım Hikmet şiirleri okumadılar mı? İyi, doğru, haklı olmak, yetmiyordu kazanmaya.

Hitler Almanyası’nda, komşusunun toplama kampına götürülmesine üzülenler gibiydi, ses çıkarmayanlar. Daha sonra komşularının evlerini, dükkânlarını yağmaladılar. Daha önce nasıl yaşıyorlarsa öyle yaşadılar, komşuları vahşice öldürülürken. Çünkü aslolan “hayatta kalmak”tı. Bütün toplumsal örgütlenme, insanların “hayatta kalma hastalığı”na göre şekillenmişti. Kolektif suç, yani faşizm, bir hastalıktı, salgındı… Bu hastalık, yaşadığımız topraklarda hiç eksik olmadı. İyileşme, yüzleşmeyle gelirdi, izin verilmedi. Çünkü, en küçük bir özgürleşme deneyimi, pek çok insanı ortak yaşam arzusunda birleştirmeye yeterdi. Bundan korktular…

•••

Kendimi bir sokak lambasının altında, Butler’ın “Kırılgan Hayat”ını okurken buldum. “Eğer yas tutamıyorsak, eski sorunların, düşlerin ve ilişkilerin kölesi olarak kalırız” diyordu Butler. Yas tutmadan, gerçekte neyi yitirdiğimizi anlayamazdık. Bütün bu ölümler değiştirmişti her şeyi, artık eskisi gibi olamazdık. Bize ne olacağını, acımızı, umutsuzluğumuzu, çaresizliğimizi yadsımadan düşünmeliydik, geç olmadan. İyileştirici güç, acıdan gelendir. Ama o acı, kendimize acımaya dönüşmemeliydi. Barthes, yası (kederi) ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, onu değiştirmekten, aynı olanın yinelendiği tıkanma hâlini aşıp akıcılaştırmaktan bahsediyordu “Yas Günlüğü”nde.

•••

Ben gittim… Artık eski yerimde değilim. Açık kalmış kitaplar, boş sandalyeler, şehrin üzerini kaplayan yas bulutları… Lauris’in Proust’a mektubunda yazdığı gibi, içimde her zaman paramparça olmuş bir şey kalacak. O paramparça olmuş şey, gelecek güzel günlere olan inancımın tek kaynağı... Bütün o güzel insanların ölümüne neden olanlardan hesap sorulacağı gün, koza gibi bizi içinde saklayan keder, kapanmayan yaralarımıza kabuk olacak…