Piyanisti Vurun: Charles Aznavour’u bir filmle anmak
07.10.2018 10:34 BİRGÜN PAZAR
Aznavour’un müzik kariyeri savaştan sonra başlıyor. Pierre Roche ile beste yapıyor, söz yazıyorlar. Daha sonra Edith Piaf ile tanışıyor ve onun için pek çok şarkı yapıyor, çok iyi dost oluyorlar. 1960’lara gelindiğinde artık dünyanın her yerinde tanınır hale geliyor.

Yusuf Güven

Evet ama, o yüzyıl geçti... Bu yüzyılın sonunda ben ölmüş olacağım ve başkasını bulacaklar, ama öleli çok olmamış olacak, çünkü uzun yaşamayı umuyorum.*

Charles Aznavour’u 94 yaşında tam da arzu ettiği gibi şarkı söylerken, bir sonraki konserine hazırlanırken kaybettik. Kendisini Ermeni asıllı Fransız olarak tanımlayan, 20. yüzyıl Fransız Chanson’unun en önemli figürlerinden olan Aznavour’un anne tarafından kökenleri Anadolu’ya dayanıyor. 1915’te ailesi katledilen annesi ile Gürcistan’dan göçen babası İstanbul’da tanışıyor. Nihayetinde Amerika’ya göçmek ve acıları geride bırakmak üzere Paris’e gidiyorlar. Charles Aznavour, Paris’te doğuyor. Bundan sonra da Paris’ten ayrıl(a)mıyorlar. Daha sonraki yıllarda Amerika’yı gördükten sonra Aznavour Fransa’da kalmanın doğulu değerleri taşıyan biri olarak kendisi için en iyi seçenek olduğunu, Amerika’da yaşayamayacağını ifade ediyor.

Kökeni Ortaçağ’a dayanan ve başlangıçta üç-dört sesin katılımıyla söylenen, “şarkı” anlamına gelen Chanson’un 20. yüzyıldaki “Gerçekçi Chanson” olarak anılan, Monmarte’ın kafe ve kabarelerinden doğan modern formu realizm ve natüralizm akımlarından etkileniyor, genellikle kadınların seslendirdiği, Paris’in yoksullarının ve işçi sınıfının anlatıldığı şarkılara dönüşüyor. ve Damia, Frehel ve Edith Piaf en önemli temsilcileri oluyor.

Aznavour’un müzik kariyeri savaştan sonra başlıyor. Pierre Roche ile beste yapıyor, söz yazıyorlar. Daha sonra Edith Piaf ile tanışıyor ve onun için pek çok şarkı yapıyor, çok iyi dost oluyorlar. 1960’lara gelindiğinde artık dünyanın her yerinde tanınır hale geliyor. Filmlerde oynamaya başlıyor.

Bir sanatçı olarak Charles Aznavour’un popüleritesini bizden Zeki Müren ile karşılaştırabiliriz. Zeki Müren onun yanında yerel/bölgesel bir figür olarak kalıyor tabi. Kendisini “apolitik” olarak tanımlamasına rağmen Aznavour iktidarın sesi olmamıştır. Eserini şarkı söz ve besteciliği, seslendirme, sinema oyuncuğu ve yazarlık olarak dört bölüme ayırabiliriz.

Piyanisti Vurun
Chanson’larda sözler çok önemli ve genelde bir konu lirik bir hikaye anlatır gibi aktarılıyor. Bu açıdan bakıldığında sinema ile ortak yanlarının hikaye anlatımı olduğunu söyleyebiliriz. Charles Aznavour, müzikte yazım, besteleme, seslendirme tüm alanlarda yer alırken sinemada kameranın önünde, hikayeyi canlandıran oyuncu olarak yer alıyor.
Savaş sonrası Fransız Yeni Dalga’sının dönemidir. Charles Aznavour 1960’larda zamanın en önemli yönetmenleri Claude Chabrol, François Truffaut ile tanışır ve filmlerinde oynar. Akımın en önemli filmlerinden sayılan 400 Darbe’den sonra Truffaut’nun ikinci uzun metraj filmi, başrolünü Charles Aznavour’un oynadığı Piyanisti Vurun’dur.

Piyanisti Vurun, Yeni Dalga akımının tipik özelliklerini taşır, film Paris sokaklarında hayatın içinde çekilir, senaryonun nasıl gelişeceği belli değildir –elde yazılı bir metin bile yoktur- Truffaut sadece filmin sonunu bilir, aradaki kısımlar çekimler sırasında metne dökülür ya da doğaçlama ilerler. Diğer yandan konusu ve atmosferi II. Dünya Savaşı sırasında Amerikan sinemasında ortaya çıkan ve Yeni Dalga sinemacılarını oldukça etkilemiş olan “film noir” örneklerini çağrıştırır.

piyanisti-vurun-charles-aznavour-u-bir-filmle-anmak-517561-1.

Charles Aznavour, bir zamanlar ünlü bir virtüöz olan ama karısının intiharını engelleyemediği için kendini sorumlu tutan Edouard Saroyan’ı canlandırır. Saroyan – yine Anadolulu bir Ermeni olan William Saroyan’a bir gönderme olabilir mi- Charlie Kohler adıyla Paris’in kenar mahallelerindeki cafede oldukça basit bir piyano ile insanları eğlendirmektedir. Bu iki adlılık Aznavour’un durumunu çağrıştırıyor Charles Aznavour’un da gerçek adı Şahnur Vağinag Aznavuryan’dır.

Charlie Saroyan’ın kendinden başka üç erkek kardeşi daha vardır, en küçükleri Fido ile birlikte yaşar ve Chico ile Richard Saroyan bir soygun olayında ortak çalıştıkları hırsızların paralarına el koyunca mafya Saroyan kardeşlerin peşine düşer.

Aznavour’un karakteri Charlie Saroyan biraz utangaçtır, kafede birlikte çalıştıkları, yetiştirme yurtlarından gelen ve kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan Lena ile yakınlaşırlar. Parasının peşinde olan mafya Chico’ya ulaşmak üzere Lena ve Chalie’yi arabayla kaçırır. Lena ve Charlie’nin adamların elinden kurtulma sahnesi de tipik bir doğaçlama Yeni Dalga / Truffaut sahnesidir. Lena, kırmızı ışıkta polisleri görünce gaza basar, polisler arabayı durdurur. Charlie, bu adamda çok kötü araba kullanıyor diye polislere serzenişte bulunarak arabadan inip Lena’yı koluna alır, otobüse binmek üzere uzaklaşırlar.

Charlie Saroyan, kaderinden kurtulamayacaktır. Filmin sonunda da tıpkı eski karısının ölümüne sebep olduğu gibi sevgilisi Lena’nın mafya tarafından öldürülmesine engel olamaz. Çaresiz bir adam tarif edilir. Aznavour, tıpkı şarkılardaki gibi kaderin elinde oyuncak ama özünde iyi niyetli ve saf bir karakteri canlandırmıştır. Şarkılarını da çeşitli mimik ve hareketlerle bir performans olarak söyler, şarkılarını söylerken de oyuncudur aslında. Kafe’de söylenen Boby Lapointe tarafından söylenen absürd sözleri olan Chanson da filmin önemli dramatik anlarından birini oluşturur.

Son söz olarak Aznavour’un Türkiye ile Ermenistan’ı yakınlaştırma çabalarına yer vermek gerekir. Özellikle 2010’ların başında Türkiye’deki iktidarın AB’ye yaranma ve ondan güç alarak kendi iktidarını sağlamlaştırma döneminde – o zamanlar buna çözüm dönemi deniyordu- Aznavour’un sorunu çözmek üzere çabaları oluyor, tabi iktidar istediğini elde ettikten sonra bu dönem çoktan geride kaldı. Onunla bitirelim: “kötü halklar yoktur, sadece kötü politikalar ve politikacılar vardır diyorum. İnşa eden, yapan da, yıkıp tahrip eden de politika. Soykırım denince... Hangi ülke soykırım yapmadı? Soykırım yapmamış olan bir ülke biliyor musunuz? İngilizler Kanada’da soykırım yaptı, Fransızlar Cezayir’de... Herkes soykırım yaptı. Önemli olan, olup bitenlerin kabul edilmesi, tanınması. Bu, herkesi özgürleştirir. Ölülerini gömememiş olanları özgürleştirir, ötekileri de özgürleştirir.”**

Notlar:
*Roll dergisinden Siren İdemen’in 2010 yılında yaptığı “Gül ve Diken” başlıklı söyleşiden, tamamı için: https://birartibir.org/kultur-sanat/146-gul-ve-diken
** Aynı söyleşi.