Pof. Dr. Filiz Zabcı: Türkiye’de yaşanan, bir ‘alternatifsizlik’ krizidir
11.03.2018 08:42 BİRGÜN PAZAR
“Sağ popülist partilerin ekonomide korumacılık ile yatırımları canlandırma ve istihdamı artırma vaatleri, işçi sınıfı ve yoksullar için cezbedici. Bu şartlarda, ancak, neoliberal politikalara eleştirel olan ve en önemlisi net bir hedef ve program ortaya koyan sol partiler gerçek bir alternatif olabilir”

Berkant Gültekin [email protected]

Dünyada yükselen popülizm, son olarak İtalya seçimlerinde de kendisini gösterdi. ‘Merkez’ partilerin gücünü yitirdiği bir sürecin içinde olduğumuz açık. Neoliberal ekonomi politikalarının yarattığı toplumsal çöküntü ve buna bağlı olarak gelişen tepki, özünde sağ içerikte olsun radikal söylem kullanan siyasi hareketlere ilgiyi artırıyor. Konuyla ilgili olarak görüşlerine başvurduğumuz Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Filiz Zabcı, durumun sınıfsal boyutuna dikkat çekiyor. Türkiye’de de benzer bir durumun yaşandığını işaret eden Zabcı’ya göre, solun toplum gözünde alternatif olabilmesi için, neoliberal politikaları hedef alan bir strateji izlemesi gerekiyor.

>>Son birkaç yıldır siyasi popülizm hem dünyanın hem de Türkiye’nin gündeminde. Geçen hafta sonu İtalya’da yapılan parlamento seçimlerinde sağ popülist ittifak, tek başına iktidar kuracak orana ulaşamasa da sandıktan birinci çıktı. Toplam yüzde 37 oy alan sağ ittifak içinde en fazla oyu yüzde 17’yle faşist diye nitelenen Kuzey Ligi adlı oluşum kazandı. Popülizm ve faşizm arasındaki ilişkiyi nasıl açıklarsınız?
Avrupa’da neredeyse her seçim sırasında bu ikisi arasındaki ilişki daha güçlü bir biçimde tartışmaya açılıyor. Seçim sonuçları da faşizmin hortladığına dair kehaneti güçlendirici etki yapıyor. İtalya’daki seçimlerde de olduğu gibi aşırı sağ partiler genellikle seçimlerden oylarını artırarak çıkıyorlar. Aşırı sağın yükselişinin neden olduğu korku, faşizmin travmalarının hâlâ varlığını koruduğu Avrupa’da anlaşılır bir şey; ama aynı şey ABD’de Trump’ın seçilmesi sonucu da gündeme geldi. Trump sayısız gazeteci ve sosyal bilimci tarafından bir faşist olarak nitelendi.

Ben karşılaştığımız her aşırı sağ ve gerici siyasi oluşumu “faşist” diye nitelemenin doğru olmadığını düşünüyorum. Faşizm, ideolojisi ve siyasal rejimi açısından oldukça özgül bir yapı gösteriyor; her şeyden önce totaliter bir siyasal sistem, hiçbir şekilde çoğulculuğa ve farklılığa izin vermiyor. Evet, tarihsel örneklerine baktığımızda faşist partilerin popülist araçları kullandığını görüyoruz; ama bu, popülizm ile faşizmi her koşulda ilişkilendirmek anlamına gelmemeli. Bizi yanlış noktaya götürebilecek şeylerden biri popülizm içindeki farklılıkları görmemek ve sağ ile sol popülizmi aynı kefeye koymak. Bildiğiniz gibi, Avrupa’da 2008 ekonomik krizinden sonra Podemos ve Syriza gibi sol popülist oluşumlar da güçlendi.

Aşırı sağ hareketler ile faşizm arasında bağlantı kurulmasının nedenlerinden biri, bunların ırkçı ve aşırı milliyetçi bir refleks geliştirmeleri. Aşırı sağ partiler, belli bir ideolojik temele ve belli bir siyasi programa dayanmıyor, oldukça esnek, pragmatik, kolaylıkla metamorfoza uğrayabilecek partiler. Siyasi “başarıları” büyük ölçüde, 2008 sonrası dönemde ekonomik krizin yarattığı travmaları ve kitlelerin duygusal tepkilerini siyasi alana taşımada bir tür katalizör işlevini yerine getirmelerine bağlı. Bu da siyasi olarak azımsanacak bir şey değil. Birikmiş sıkıntıları, kızgınlıkları biçimlendirip belli bir yöne kanalize ediyorlar; göçmen karşıtlığına, AB karşıtlığına, küreselleşme karşıtlığına ya da İslam karşıtlığına doğru akıtıyorlar. Birinci Dünya Savaşı sonrası ekonomik bunalımın yarattığı hoşnutsuzlukları kullanan faşist partilere bu açıdan benziyorlar. Faşist partiler gibi ‘anti’ karakter taşıyorlar; belli şeylere karşıt bir duruş sergileyerek kendilerini tanımlıyorlar. Faşizm de Fransız Devrimi’nin eşitlik ve özgürlük ilkelerine, sosyalizme, liberalizme karşıt bir siyasi hareket olarak kendini kurmuştu.

Şunu da akılda tutmak gerekir; faşizmin örgütlenmesi ve iktidara gelmesinde paramiliter grupların ya da silahlı sokak çetelerinin etkili bir yeri vardı; aşırı sağ hareketler söz konusu olduğunda, şimdilik bu türden oluşumlara rastlanmıyor.

pof-dr-filiz-zabci-turkiye-de-yasanan-bir-alternatifsizlik-krizidir-437577-1.

Ortaya çıkan boşluğu radikal sağ doldurdu
>>İtalya seçimlerinde sağ ittifakı, komedyen Beppe Grillo tarafından kurulan “sistem karşıtı” Beş Yıldız hareketi izledi. Aslında Beş Yıldız, tek tek partilerin oyu hesaplandığında yüzde 32’yle birinci konumda... Tam da bu noktada, merkezi temsil eden siyasetlerin, örneğin sosyal demokrat partilerin gerilediğini, sağ ya da sol olsun “radikal” olarak nitelenen hareketlerin yükselişe geçtiğini görüyoruz. Bunun sebebi nedir?

Aslına bakarsanız, Beş Yıldız gibi kendini ne sağda ve ne de solda tanımlayan hareketlerin siyasi sahnede daha fazla yer bulabileceğine dair işaretler 2011’de başlayan, ABD ve Avrupa’yı saran “İşgal Et” eylemlerinde ve protestolarda kendini gösteriyordu. Ekonomik kriz sonrasında işsiz kalan, Avrupa Birliği’nin kendilerine bir gelecek sunamayacağını düşünen, devletin kurtardığı şirketlerin mali yükünün sırtlarına bindiğinden şikâyet eden orta sınıftan gençler, kendilerini sağda ya da solda görmediklerini, bu ayrımları önemsemediklerini ifade ediyorlardı. Eşitlikçi ve özgürlükçü taleplerin yer bulduğu bu protestolar, İspanya ve Yunanistan’ı bir kenara bırakacak olursak, kitleler için sol bir alternatif üretemediler. Sol ve sosyalist partiler de gerçek bir alternatif olarak görülmediği için var olan siyasi boşluğu “radikal” öneriler geliştiren aşırı sağ akımlar doldurdu.

2011’den sonraki siyasi süreçlere ve seçimlere baktığımızda, insanların merkez partilerin var olan sorunları çözme kapasitesine ciddi bir kuşku duyduklarını görüyoruz. Yerleşik partilerin, neoliberal politikaların yarattığı sorunlar kadar, göç ve cihadist saldırılara yönelik olarak da “cesur” adımlar atamayacaklarına inanılıyor. Bu partiler güçsüz ve iktidar yorgunu olarak görülüyor.

Aynı zamanda bu partilere duyulan bir kızgınlık da var. Fransa’da Ulusal Cephe’ye, Hollanda’da Özgürlük Partisi’ne oy verenlerin ortak duygusu yalnız bırakılmışlık. Özellikle de sol ve sosyalist partileri kastederek “biz kendimizi aldatılmış ve terk edilmiş hissediyoruz” diyorlar. Almanya’daki son genel seçimlerde, aşırı sağ parti AfD’ye (Almanya için Alternatif) oy verenlerin sadece yüzde 34’ü partinin politikalarına ikna olmuş. Bunun iki katı kadar seçmen, yerleşik partiler onları hayal kırıklığına uğrattığı için AfD’ye oy verdiklerini söylüyorlar.

Sol ve sosyal demokrat partiler, neoliberal ekonomik reformların ortaya çıkardığı ekonomik sorunlardan da sorumlu tutuluyorlar. Hatırlarsanız, Üçüncü Yol olarak kendini adlandıran sol, “piyasa dostu devlet” ve “özel-kamu ortaklığı” gibi projeler etrafında neoliberal programın bir parçası haline gelmişti. Tony Blair’in “Yeni İşçi Partisi” ya da Gerhard Schröder’in “yeni merkez” kavramları neoliberalizmle bütünleşmenin dışa vurumuydu.

Sosyal demokrat ve sol partilerin kitleleri ikna edecek alternatif politikalar ortaya koyamamaları, Avrupa’da faşizmin iktidara gelmesinin koşullarını hazırlamıştı; şimdi benzer koşullar aşırı sağ için geçerli. Herhalde tek istisna şimdi İngiltere’de Jeremy Corbyn’in liderliğindeki İşçi Partisi.

Algı operasyonu popülizmin bir parçası
>>Sağ popülizme yönelen liderlerin kullandığı dil, birbirine çok benziyor. Örneğin Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ın söylemleriyle Recep Tayyip Erdoğan’ınkiler arasında kullanılan mantık bakımından inanılmaz bir yakınlık var. Bunun da ötesinde milliyetçilik, etnisite ve dini kimlikler üzerine oturtulan popülizmler, birbirlerini besliyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aşırı sağın popülist dili elbette demokratik bir kültürü yansıtmıyor. Söylemlerinin en önemli öğeleri, yerleşik kurumların ve elitlerin eleştirisi, halk ve millet iradesi gibi kavramların ve “yeni” olanın vurgulanması. Popülist dil açısından benzerlik olmasına karşın, AKP’nin popülizmi, korumacı politikalara sarılan Avrupa’daki aşırı sağın tersine neoliberal bir popülizm. Söz gelimi, bir yandan “yerli ve milli” denirken diğer yandan şeker fabrikaları satışa çıkarılabiliyor. Popülizmin önemli araçlarından biri de algı operasyonu zaten.

Ayrıca, Avrupa’daki aşırı sağın laiklikle bir meselesi yok. Hıristiyanlığın savunusu, özellikle Müslüman göçmen nüfusun artması karşısında sağ partilerin öne çıkardıkları bir unsur haline geldi. Bu savunu, laikliğin sorgulanması anlamına gelmiyor; tersine İslam, diğer temel Avrupa değerleri için olduğu kadar laiklik için de bir tehdit olarak görülüyor. Hollanda’daki Özgürlük Partisi, Hollanda’nın hümanist ruhunun ve geleneklerinin bozulmaması için göçlere karşı olduğunu iddia ediyor! Ya da İsveç, Danimarka, Finlandiya gibi ülkelerde Nordik toplumun ve kültürünün büyük bir tehlike içinde olduğu öne sürülüyor. Avrupa’nın kendine has değerlerinin, kültürünün, geleneklerinin korunması gibi bir iddia, Müslüman göç dalgası ile sahip olduklarını yitirecekleri duygusuna sahip olan halk için gayet makul görülebiliyor.
Türkiye’de AKP iktidarı döneminde yasal ve kurumsal düzenlemelerin akılcılığa ve seküler bir anlayışa dayalı olmaktan çıktığını; İslam’ın belli bir yorumu temel alınarak dinsel ilke ve değerlere göre yeniden biçimlendirildiğini herhalde kimse inkâr edemez. Bu arada toplum için birleştirici olabilecek değerli ve kutsal olan her şey tahrip ediliyor.

>>Aşırı sağdaki bu yükseliş Türkiye’deki siyasete bir etkide bulunuyor mu sizce?
Avrupa Birliği’nden ve artık evrenselleşmiş olan insan hakları ve özgürlükleri gibi Batı’dan yükselen değerlerden uzaklaşma yönünde bir etkisi olduğunu söylemek mümkün. İktidar partisi ve Cumhurbaşkanı’nın son iki yılda popülist söyleminin önemli bir parçası Batı karşıtlığı oldu. Avrupa’daki aşırı sağ liderler, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iç politikada ve İslamcı tabanını konsolide etmede son derece işlevsel olan bu söylemine adeta destek verici şekilde davrandılar. Bu partilerin Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkmaları, Müslüman göçmenlere karşı dışlayıcı tavırları, İslam’ı Avrupa kültürü ve değerleri için bir tehdit olarak sunmaları, AKP’nin Batı karşıtı söylemini güçlendiriyor ve onun Batı karşıtlığını meşrulaştırıyor. Özellikle Anayasa değişikliği referandumunda, Erdoğan’ın seçim konuşması yapmasına bazı Avrupa ülkelerinin izin vermemesi kriz yaratmıştı. Bu kriz AKP’nin işine yaradı; Hollanda krizinin evet oylarını yüzde 2 artıracak etki yaptığı belirtilmişti.

Neoliberal politikalara eleştiri, alternatif yaratabilir
>>Sol hareketler sağ popülizmin üstesinden nasıl bir mücadele perspektifiyle gelebilir? Zayıf noktaları nelerdir ve toplumsal tabandaki etkisi nasıl kırılabilir?
Sağdaki bu radikalleşmeyi, faşizmle özdeşleştirip kötülüğün ve vandallığın bir örneği olarak lanetlemek siyasi olarak bir sonuç doğurmaz. İçinden geçtiğimiz sürecin doğurduğu bazı genel eğilimler, pek çok ülkede aşırı ve köktenci hareketleri doğuruyor; bu eğilimleri anlamak gerekiyor. Üstelik bu partilere oy veren seçmenlerin de türdeş olduğunu düşünmemek gerekir. Gerçekten faşizmi anımsatacak özlemler içinde olanlar bulunduğu gibi, işsiz kalma ya da ekonomik sıkıntılarla boğuşma kaygıları ile hareket edenler de var.


Milliyetçilik, din, etnik kimlik gibi kültürel nedenler elbette kendini gösteriyor; ama daha derinde ekonomik ve sınıfsal nedenlerin olduğunu görmek gerekiyor. Sağ popülist partilerin ekonomide korumacılık ile yatırımları canlandırma ve istihdamı artırma vaatleri, işçi sınıfı ve yoksullar için cezbedici. Bu şartlarda, ancak, neoliberal politikalara eleştirel olan ve en önemlisi net bir hedef ve program ortaya koyan sol partiler gerçek bir alternatif olabilir. Türkiye’de yaşanan şey bir alternatifsizlik krizi. Elbette her ülkenin koşulları farklı, ama liderlik, programda netlik ve kararlılık gibi sübjektif öğelerin önemini yadsımak mümkün değil. Sosyalist sol içindeki bazı anlayışların, antiemperyalist yaklaşımı terk etmesi, iktidar olma perspektifini yitirmesi, örgütlenme ve parti sorununu es geçmesi nasıl sonuçlar doğurdu, bunu da düşünmek gerekir.